5 Eylül 2016 Pazartesi

Gurur

Dünya, gözbebeklerimi ölü doğuma sürükledi. Bundandır baktığım her yerde acıyı görüşüm. Dalından kopup yere düşmüş, bir sonbahar yaprağı olarak sürdürüyorum hayatımı. Rüzgar estikçe savruluyorum. Savrulmamı hareket sanan insancıklar ise yaşadığımı düşünüyorlar. Oysaki ölü doğmuş gözbebeklerim kadar ben de ölüyüm.
Yürümeye devam edebilseydim, belki benim de bir yolum olurdu. Ama ben düştüm ve düşeli hayli zaman oldu. Yüzyıllar önce genç ve ateşliydim. Dik başlılığım, inatçılığım, direngenliğim… Hepsini bir zamanlar gözlerimin içinde yaşamış o çocuğun tatlı tebessümüyle anımsıyorum şimdi. Anımsamaya devam ettikçe kaybetmeyeceğim.
Güçlü olmak istemiştim. Bu dünya patronların ve erkeklerindi. Hepsini yerle bir etmek istemiştim. Asalete ve rezalete aynı anda inanmıştım üstelik, ikisini de çok sevmiştim. Anımsamaya devam edebildiğim sürece, kaybetmeyeceğim.
Güçlü olmak size kalsın, artık işim olmaz. Hem kendimi şu rüzgara tamamen bırakabilirsem eğer, belki bir parça da huzur bulurum.
“Asaletim de sizi olsun baylar, rezaletim de!
Beni bir sütyen lastiğiyle asın.”

Sizin dünyanıza bıraktığı kırmızı ruj izlerinden gurur duyan bir kadın olmaktan asla vazgeçmeyeceğim!

26 Mart 2015 Perşembe

Sarı

Güneşli bir pazartesi günüydü. Annesi, haftanın ilk gününün verdiği isteksizlikle ve homurdanmayla işe gidecek olan babası için, erkenden kalkıp çayı demlemiş, kahvaltıyı hazırlamış, büyük oğlunu okula, kocasını işe uğurlamıştı. Daha okula başlayacak yaşta olmayan Meltem ise, annesi kahvaltıdan arta kalan bulaşıkları makineye yerleştirirken, salonda televizyon karşısına oturmuş, sabah çizgi filmini izliyordu. Annesi salona geldiğinde, yerde oturan kızını gördü. Kaç kez yapmamasını söylediği halde yine halının üstünde bağdaş kurmuş, televizyondaki havuç yiyip, şakalar yapan tavşanı büyük bir mutlulukla izliyordu. Tatlı bir kızgınlıkla kızına yaklaştı, onu kucağına aldı ve yerde oturmaması gerektiğini bir kez daha hatırlatarak koltuğa oturttu. Gece dağılan yatakları toparlamak için içeri gitti…
Anne, evin tüm gündelik işlerini bitirip, ağır ateşte pişirdiği kahvesini yudumlarken Meltem, sıkılmış bir şekilde yanına geldi ve dışarı çıkmak istediğini söyledi. Kocasının maaşı, güvenli bir site içerisinde oturmalarını karşılayacak kadar çoktu, şükürler olsun ki. Kızına, sitenin diğer ucundaki parkta oynayan arkadaşlarına katılması için izin verdi.
Meltem, hayatının büyük bir bölümünü hüzün, korku, utanç ve suçluluk duygusuyla geçirmesine neden olacak olayların başladığı o pazartesi gününde, üzerine bastıkça topuklarında ışıklar yanan spor ayakkabılarını giyip sevinçle dışarı çıktığında, başına gelecekleri anlayamayacak kadar küçüktü. Ona resimlerde gördüğü gökdelenler gibi gelen 9 katlı apartmanlarının, 6. katında oturuyorlardı. Çocukluğun verdiği enerjiyle, merdivenlerden zıplayarak ve koşarak aşağıya inerken, 3. katta oturan komşularının kapısı açıldı. Meltem, bu evi ve içinde yaşayan anne-baba ve iki oğlunu, birbirlerine yaptıkları aile ziyaretlerinden tanıyordu. Oğlanlardan küçük olan Kerem’le eskiden birlikte oynarlardı. Ancak Kerem, büyüyüp ortaokula geçtiğinde, parkı ve oyuncakları kendine yakıştıramaz hale geldiğinden Meltem’le arkadaşlıkları kısa sürmüştü. Kerem’in abisi Kenan ise 20 yaşındaydı. İki yıl boyunca dershaneye gitmesine rağmen üniversite sınavını kazanamamış, ailesi Kenan’ın isteksizliğini sonunda kabullenmiş ve bu yıl çalışmalarını evden sürdürmesine izin vermişlerdi.
Meltem, aralanmış kapıdan vücudunun ve gülümseyen yüzünün yarısı gözüken Kenan’a baktı.
“Merhaba” dedi Kenan, Meltem çekingenlikle gülümserken. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Kocaman bal rengi gözlerinde utangaç bir bakışla “Parka” diye cevapladı Meltem ve merdivenlerden inmeye devam etti.
Koşarak gittiği parkta hiçbir arkadaşının olmadığını görünce üzüntüyle salıncağa oturdu. Apartmanlarında oturan çocuklardan çoğu Meltem’den birkaç yaş büyüktü ve onlar okula başladığından beri, gündüzleri oynayacak birilerini bulmakta zorlanıyordu. Kendi kendine biraz sallandıktan sonra sıkıldı, salıncaktan kalkıp taşların üzerine oturdu. Kendi hayal dünyasında yarattığı kumsalda, denizin sesini dinleyerek kum ve deniz kabuğu yerine koyduğu taşlarla oynamaya başladı. Onu bu hayal dünyasından çıkarıp, deniz kabuklarını parçalayan Kenan’ın sesini işitene kadar oynamaya devam etti.
“Ne oynuyorsun?”
“Deniz kabuklarından kolye yapıyorum” dedi Meltem.
Çoktan büyüyüp, düş gücünü yitirmiş çirkin bir insana dönüşen Kenan, anlamsızca, Meltem’in elinde tuttuğu taşlara baktı.
“Onlar, deniz kabuğu değiller ama”.
Yaşından beklenmeyecek bir zeka ve ifade gücüne sahip olan Meltem, “Tabi ki de değiller, ama ben öyle görmek istersem deniz kabuğu oluyorlar” dedi.
Bu cevap Kenan’ın hoşuna gitmişti. Yetişkinliğin tüm pisliğinin etkisinde olan bilincine rağmen, çocukluğun saflığı onu her zaman büyülemişti. Küçükken oldukça sevilen, zeki ve yaratıcı bir çocuktu, ama büyümek onu ve onun dünyasını değiştirmişti. Zekasından hiçbir şey eksilmemişken, içine kapanmış ve yalnız bir erkek haline gelmişti.
“Arkadaşların yok mu?” diye sordu Meltem’e,
“Hayır, birçoğu okula başladı. Seneye ben de okula gideceğim.” dedi Meltem.
“Tek başına sıkılıyor musun?” diye sordu. Meltem ise, başını evet anlamında sallayarak yanıtladı onu.
“İstersen seni, ilerdeki apartmanda bulunan oyuncak odasına götürebilirim” dedi Kenan.
“Oyuncak odası mı?”
“Evet. Sitede, büyüyen çocukların, kullanmadığı oyuncaklarının konulduğu, içinde bir sürü oyuncak bulunan bir yer var. Görmek ister misin?”
Heyecanla tekrar başını salladı Meltem. Yeni ve farklı oyuncaklarla oynamanın verdiği mutluluk ve heyecanı kaybetmediği yaşlardaydı henüz…
Oyuncak odası, Meltem’lerin oturduğu apartmandan bir sokak ötedeki apartmanlardan birinin tavan arasında, depo olarak kullanılan bir çatı katıydı. Meltem içeri girdiğinde, karton kutulardan başka bir şey göremeyince Kenan’a oyuncakların nerede olduğunu sordu.
“Şuradaki kutuların içindeler. Dur da senin için aşağı indireyim. Böylece sen de, içlerinden sevdiğin oyuncakları alırsın” dedi Kenan.
Önüne konan kutudaki 90-60-90 beden ölçülerine sahip, yapıldıkları dönemin moda anlayışına göre giydirilmiş, uzun ve sarı saçlı Barbie bebeklerini görüp, beğendi Meltem. Bebekleri çıkartıp Kenan’a gösterdi. Kenan odanın kapalı kapısının arkasına oturmuş Meltem’i izliyordu, bebekleri görünce gülümsedi.
“Bu tarafa gel de birlikte oynayalım” dedi.
Meltem, elindeki uzun sarı saçlı bebeklere hayran hayran bakan, güzelim bal rengi gözleriyle, Kenan’a doğru yürüdü. Tam onun yanına, yere oturacakken
“Yere oturma, hastalanırsın” dedi Kenan ve Meltem’i kucağına çekti…
….
Üniversite sınavı sonuçlarının açıklandığını, tüm liseyi beraber geçirdikleri, en yakın arkadaşından haber alan Meltem, hemen bilgisayarının başına koşmuştu. Gerekli bilgileri girip, sonucuna ulaştığında, kazandığı üniversitenin ismi, içinin gururla dolmasına neden olmuştu. Hemen salonda oturan anne ve babasının yanına koşup, mutlu haberi vermişti. Ailesi, her ne kadar duyduklarına sevinseler de, küçük kızlarını, hiç bilmedikleri büyük bir şehre yollayacak olmanın gerginliği ile gülümsemiş, tebrik etmişlerdi onu.
Üniversitedeki son dönemine girdiğinde, o günü düşünüyordu Meltem. Ailesinin kendisine karşı bütün hayatı boyunca süren korumacı tavrını ve buna rağmen başına gelenleri… Yaktığı sigarasını, öylece kül tablasında bırakmasına gülen arkadaşlarının sesiyle bugüne döndü. Vize dönemleri gelmişti yine ve kütüphane olarak da kullanılan, içerisinde bolca kitabın olduğu bir kafede, topluca ders çalışıyorlardı. Arkadaş grubundan çok da yakın olmadığı kadınlardan bir tanesi olan Melisa, yapması gereken araştırma için hala gönüllü katılımcılar bulamadığını anlatıyordu. Konusunun ne olduğunu sordu başka biri.
“Buraya yakın olan barlar sokağında, gençlerin dans etmeye gitti bir yer var ya hani, oraya sık sık giden üniversite öğrencisi genç kadınlarla tek gecelik ilişkiler hakkındaki görüş ve deneyimleri üzerine görüşmek istiyorum” dedi Melisa,
“Kadınların cinsel kimliği bizim kültürümüzde yok sayılıyor biliyorsunuz. Bu tür ilişkilerin yaşanabildiği barlara giden kadınların, kendi cinsel kimliklerini nasıl gördüklerini, nasıl oluşturduklarını merak ediyorum.” diye sürdürdü açıklamasını.
Meltem de, Melisa’nın bahsettiği bara sıklıkla gidiyordu, fakat yaşadığı onca şeyden sonra bir cinsel kimliği olduğundan veya olabileceğinden oldukça şüpheliydi. Ani bir dürtüyle, “Ben gönüllüyüm, benimle görüşme yapabilirsin” dedi. Bugüne kadar başına gelenleri, üniversitenin ilk yılında edindiği ve hala en yakın dostu olarak gördüğü Pelin dışında hiç kimseyle konuşmamıştı oysa. Ama böyle bir araştırma yapılacaksa madem, bilinmeliydi.
Cinsel kimlik, kimlik oluşturmak… Melisa’nın ağzından çıkan bu kelimeler, kulağa ne kadar da basit ve sıradan geliyordu. Ama kendisi için, hiç de öyle değildi ve bir çok başka kadın için de olmadığını, okuduğu haberlerden, duyduğu hikayelerden çok iyi biliyordu Meltem.
Gerçekleştirdikleri 5. görüşmede Melisa, sormak istediği tüm soruları sorduğunu ve kendisi için yeterli bilgiyi topladığını söyleyip, katılımcılara teşekkür ederken, Meltem bir anda “Benim anlatacaklarım bitmedi” deyiverdi. Diğerlerinin şaşkın bakışları altında, anlatmaya başladı. Ağzından çıkan kelimeler, kulaklarına ulaşmıyordu sanki ne dediğinin farkında değildi, ama neyi anlattığını çok iyi biliyordu.
Meltem, konuşmasını sürdürürken, şaşkınlıktan önce gözleri kocaman açılan, sonra kızgınlıkla kısılan ve en sonunda bütün “araştırmacı kişiliğini” ve dirayetini kaybedip ağlamaya başlayan Melisa’yı izliyordu. Onun gözyaşlarını gördüğünde, kendisinin de ağladığını fark etti. Kendine dair bir şeyleri fark etmenin bilinciyle sakinleşti ve konuşmayı bıraktı. O, Melisa ve diğer katılımcılar, hep beraber sigara yaktılar. Kimse konuşmuyor, konuşamıyordu. Kimse ne demesi gerektiğini, ne diyeceğini bilemiyordu. Sanki orada bulunan herkes için, dünyanın bütün dillerinin sahip olduğu bütün kelimeler anlamlarını yitirmişlerdi…
Ortamı idare etmenin sorumluluğunun, her şeye rağmen kendisinde olduğunu hatırlayan Melisa, sigarasını söndürdü ve kendisini elinden geldiğince toparlamaya çalıştı. “Yaşadığın bu şey, senin de gayet doğru bir şekilde tanımladığın gibi, çocuk istismarı yani, ne kadar sürdü?” diye sordu.
“Bir yıl boyunca aralıklarla devam etti”. dedi Meltem, artık kendi sesini duyabilecek kadar toparlanmış ve ağlamayı bırakmıştı.
“Nasıl bitti, ailene mi söyledin?”
“Hayır, eğer herhangi birine söylersem ailemi öldüreceğini söylüyordu bana. Çok küçüktüm, korkuyordum, üniversiteye geçene kadar hiç kimseye anlatmadım. Üniversitenin ilk yılında, aynı zamanda yurttaki oda arkadaşım olan Pelin’e anlattım olanları ilk kez. Tacizlerin son bulması ise, kardeşi Kerem’in trafik kazası geçirip ölmesiyle oldu. Kerem öldüğünde taşındılar ve ben de bunları yaşamaya devam etmekten kurtuldum. Ama yine de sonrasında, sanki bütün dünya benimle dalga geçiyor gibi, Kerem’in ismini çocukluğumda oynadığım o parka verdiler. O pisliğin soyadını her gün görmek zorunda kaldım ve her gördüğümde de korkudan, kızgınlığa, suçluluktan, üzüntüyü birçok farklı duyguyu bir arada yaşadım.”
“Şu an bile anlatmanın, senin için ne kadar zor olduğunu görüyorum. Onca yıldan sonra, Pelin’e anlatmana neden olan şey neydi? Bir patlama haliyle mi söylemeye karar verdin?”
“Hayır. Aslında, o da oldukça kötü bir hikaye.” dedi Meltem. Üniversitenin ilk yılında tanışıp aşık olduğu Erdinç’in yüzü geldi gözlerinin önüne. İlk başlarda, nasıl da kibar ve şefkatliydi, her sorununa çare buluyor, Meltem için koşturuyordu sürekli. Sonradan, nasıl öyle kötü bir adama dönüştüğünü hala açıklayamıyordu kendine Meltem. İlişkilerinin 6. ayında Erdinç, kendisiyle birlikte olmak istediğini söylemişti. Meltem kabul etmemişti ve kabul etmemesiyle birlikte çocukluğunun kabusuna geri dönmüş, geride bıraktığını zannettiği bütün o iğrenç duygular başına üşüşmüştü. Erdinç, cinsel birliktelik için sürekli baskı uyguluyor, Meltem kendisini her durdurduğunda, bağırıp çağırıyor, saldırganlaşıyordu. Böyle bir günün ardından, Erdinç’in evinden ağlayarak çıkmış, yurt odasına gittiği otobüs yolculuğu boyunca da ağlamaya devam etmişti. Pelin’in kendisini gördüğü andaki paniğini hiç unutmazdı, Meltem. Kapıdan girdiği an, tıpkı o iğrenç pazartesi gününde olduğu gibi, kapalı kapının arkasına bırakıvermişti kendini ve o gün ilk kez, belleğinin en derinlerine gömdüğü anılarla yüzleşmişti...
Meltem’in anlattıklarının ardından, Melisa’nın soracağı sorular da son bulunca görüşme bitmişti. Hep birlikte kalkıp, sarı ışıkla aydınlanan tenha sokağa çıktılar. Yıllarca saklanmış bir sırrın, yıllarca hesabı sorulmamış bir haksızlığın ve yıllarca yaşanmış acıların ağır yükünü paylaşan beş kadın, kendileri ve belki bir gün doğuracakları kız çocukları için nice tehlikeler barındıran yollara, şehirlere, ülkelere ve dünyaya, üzüntü ve öfkeyle tekrardan adımlarını attılar ve kendi yollarında yürümeye başladılar... 

16 Mart 2015 Pazartesi

Saydam

Kendimi, ters çevrilmiş bir bardağın içine hapsedilmiş bir sinek gibi hissediyorum. Vızıltılarımı sadece kendim duyuyorum. Çıkmaya çalışırken oradan oraya çarptığımı izleyen insanların tek anladığı sinirli olduğum. Sesim onlara ulaşmıyorum, sesim onların anlayamadığı bir dilde, sesim kulaklarında anlamlı cümlelere dönüşmüyor.
Ne yapacağımı şaşırıp durduğum anlarda, bana hayretle bakan yüzlerini görüyorum. Biraz şaşkın, biraz dehşete düşmüş bir şekilde kısır serüvenimi izliyorlar. Neyse ki acımasızca gülenler ve aptal olduğumu düşünenler tarafından kuşatılmadım. Beni kuşatanlar sadece… Açıkçası, onları tanımlayamıyorum. Belki de onlara sadece “anlayamayanlar” demeliyim. Oysa arzuladığım şey çok basit; bu cam duvarlarla çevrili saydam hapishaneden kurtulmak. Diyorum ki “uzatın ellerinizi, kırın bu kafesi, kurtarın beni…”. Ama sesim ulaşmıyor, onlar sadece çırpınışlarımı görüyorlar. Ben, camları parçalamak için tüm gücümü kullanıyorum, her yerim yara bere içinde; onlar, çabalarımı ve acılarımı öfke sanıyorlar.
Ben sineklerin en karası, yaraları kan kırmızı;
eyy saydamlığı göremeyenler,
eyy sesimi çığlık zannedenler,
eyy anlayamayanlar…

Bu camları parçaladığımda, ilk sizin toprağa gömülmüş göbek bağlarınızı keseceğim!

15 Mart 2015 Pazar

Alaca

İnsan roman okumazken roman gibi bir hayata sahip olamaz. Akademik dillerin arasında başkarakterimi kaybettim, bulamıyorum. Bunalıyorum. Alaca renklerden alacakaranlığa bulanıyorum. Saçlarını kesen depresif kadınlardan da, bıyık bırakan narsist erkekler kadar sıkıldım.  
Her şeyi deneyim ederek öğrenmek istemiştim. Babam kızdı, “ellerin yanar” dedi. Ellerimi yaktım. Annem üfledi, öptü, iyileştirdi. Akıl sağlığımı ilaçlara mukayyet ettim sonradan, uykularımı, rüyalarımı ve planlanamamış hayatımı. Hep, gelmesini hiç istemediğim bir ölümü bekleyerek yaşadım. Annem için yaşadım. Ben annemi sevdim bir tek, annem de yaşamayı. Hiçbir şey değişmeden geçti hayat, cesaretimi kaybettim.  
Büyüdüm. Evli çiftlerin masaları doldurduğu yaşta, teyze olmayı bekleyecek kadar büyüdüm. Ömrümü adayacak tek bir hayal kuramadan büyüdüm. Şimdi sadece, biraz kenara çekilmek ve gelip geçenleri izlemek istiyorum. Konuşmadan, öfkelenmeden ve sevmemeye devam ederek insanları izlemek…

İsyanım bir tek beni yaktı, dünya ve insanlar aynı kaldı, kabullenemedim. Artık biliyorum, ne olursa olsun bu ateş sönmeyecek, hatta belki daha da büyüyecek. Şimdi sadece, biraz kenara çekilip, içimde yanan isyan ateşinin alaca renklerini izlemek ve içine düşeceğim alacakaranlığı beklemek istiyorum. 

7 Mart 2015 Cumartesi

8 Mart: 364 Günün Öfkesi veya Bir Günün Mutluluğu

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve bu güne yaklaşırkenki günler, aslında benim için oldukça zor geçiyor. Mağazalardan gelen “Dünya kadınlar gününde kadınlara özel indirim!” mesajları, “Kadınları koruyup, kollamaları gerektiğini (!)” hatırlayan ve birbirlerine hatırlatan erkeklerin saçma cümleleri ve nihayet 8 Mart günü, sokağa adımımı atar atmaz başlayan, dört bir yandan elime karanfil tutuşturma çabaları sinirden çatlamama sebep oluyor! Ama her şeye rağmen, o eylem alanına girdiğim anda yaşadığım inanılmaz mutluluğu bütün bir yıl sabırsızlıkla bekliyorum…

8 Mart’a yaklaşırken bas bas bağırasım geliyor, “ben bugünü sizin anladığınız gibi kutlamıyorum!” diye. Evet, eylem alanındaki çığlık çığlığa kadın dayanışması, bana kendimi yılda bir gün de olsa, ne giyersem giyeyim, nasıl görünürsem görüneyim ve isyanımı ne kadar bağıra bağıra haykırırsam haykırayım güvende ve dolayısıyla da özgür hissettiriyor. Evet, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, eylem alanındaki kadınların arasında kendimi çok ama çok mutlu hissediyorum. İşte tam da bu yüzden, kendimi bu aptal erkek egemen kapitalist sistem yüzünden yalnız, mutsuz, güvensiz ve özgürlüğü elinden alınmış hissettiğim geri kalan 364 günün isyanı içimi dolduruyor! Ben o alanlara, bu isyanın ve mutluluğun birleşimiyle katılıyorum. Dolayısıyla da reklamlarınıza konu ettiğiniz dünya kadınlar gününüzü kutlamıyorum! 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde ortaya çıkan ve bana kendimi özgür hissettiren o kadın dayanışmasını kutluyorum, o kadın dayanışmasıyla kahkahalar atıp, halaylar çekiyorum. Sonra, sizin kadınlara atfettiğiniz o“delilikle”, ani duygu durumu değişiklikleri ile ağlamaya başlıyorum. Çünkü aklıma aramızdan alınan kadın kardeşlerim geliyor, tekrardan isyan doluyorum! Sonra, alandaki tüm kadınlarla onları anışımızı, onların hesabını soruşumuzu ve soracak oluşumuzu görüyorum, buruk bir sevinçle ve mutlulukla dolu bir hınçla slogan atıyorum!

Kısacası benim için 8 Mart “kutlaması” işte böyle güle-ağlaya, hüzünle ve mutlulukla ama en çok da isyanla dolu bir şey! Benim gibi hissettiğine emin olduğum, yarın alanları dolduracak tüm o güzel kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü değil, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dayanışması kutlu ve daim olsun! 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Kişisel Bir Manifesto

Eşitlik yoksa aşk da yok kardeşler! Ben bunu bilir, bunu derim. Ne kadar olduğunu bilmediğim, çözemediğim, çözmeye tenezzül dahi etmediğim sayıda adama aşık oldum, hepsini yetersiz buldum ve hepsinden gittim… Eşitlik yoksa aşk da yok kardeşler, ben bunu bilir, bunu derim!
13 yaşında, basketbol takımındaki tek kadınken erkeklere kendini kabul ettirebilmek için koşu yarışını kazanmış ve bu uğurda kolunu kırmış bir insanın ilişkisindeki yarışta kalbini feda etmesine çok şaşırmamak gerekir diyorum, ne dersiniz?
Kendimizi kabullendirebilmek için sizin lanet olası erkek dünyanızda, sizlerden kat be kat fazla emek harcamamız gerekiyor. Yaptığımız bu fazla mesailer ise bizi sizin çok ilerinize taşıyor. Beyler, bana yetmiyorsunuz! Çünkü ben de sizin kadar emek harcayarak, efor sarf
ederek koşsaydım beni yenecektiniz, çünkü ben sizin karşınızda, erkek egemen kapitalist sistemde bilmem kaç sıfır yenik doğuyorum. Skorları eşitlemek için koşmaya başladığımdaysa kendimi öylesine kaybediyorum ki sizi kilometrelerce geçtikten sonra ancak duruyorum…
Aşk sandığım şeyin başında, toplumun size sağladığı avantajlarla bana kocaman görünen cüsseleriniz, benim için şartları eşitleme yarışından başka bir şey olmayan ilişkinin bitiminde, yanınıza geldiğimde koşmayı bırakamadığım için, sizin kilometrelerce uzağınıza düştüğüm için küçücük görünüyor size bakan gözlerime…

Böyle doğduk, burada doğduk, böylece büyüyüp gidiyoruz. Biliyorum bu işin tek bir çaresi var, biliyorum toplumsal cinsiyeti ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini belirleyen bu ilişkiler ağı değişmek zorunda. Ancak o zamana kadar siz de şunu bilin beyler, eşitlik yoksa aşk da yok! 


9 Ocak 2014 Perşembe

Olunamayan

Bir duvara yazmışlar, gördün mü bak; “İnsan aşktan vazgeçerse, yaşlanır.” Bundan mı aramızdaki uçurum dersin? Düşleri yarım kalmış, okyanusun ortasındayken tam, hedefine o kadar yaklaşmışken yani, yelkeni yırtılmış gibisin.
Umuda sığınmış bir umutsuzu kurtaracak olan nedir? Gövdenin ve yüzünün her yanına işlemiş bu maskeyi, bu yalancı deriyi söküp atamamak niye? Gözlerin neden böyle, ölmüş yıldızlar cehennemi gibi bakıyor? Beni görüp de tanıyamamış gibisin…
Sana sekizinci renk olmaya gelmiştim, yedi renginin senden sökülüp alındığını fark edemedim. Bağışla sevgilim ama ben hayallerindeki gökkuşağı değilim...