26 Mayıs 2011 Perşembe

İçimde iki kadın yaşıyor ve biri nefes alırken diğeri ölüyor...  Çünkü ben hangisini yaşatmaya karar verirsem diğeri ölmeye mahkum, ikisi birlikte var olamıyor. İçimde her saniye bir kadın ölüyor... Birinin kafasına bir kurşun sıkılıyor içimde, birinin ilaçlarla midesi deliniyor, birinin bilekleri kesiliyor. İçim kan doluyor, içim kan ağlıyor... ve tabanca benim elimde, jileti tutan el benim, o zavallı kadının ağzına hapları dolduran benim. İkisi de nasıl zavallı kadınlarımın, ikisi de nasıl çaresiz. İkisi de nasıl çaresizce bekliyor ölümü ve nasıl çaresizce istiyor yaşamayı... Biri diyorki bana, kalk gidelim, geride bırakalım herkesi ve her şeyi. Oysa diğeri de diyorki, dur ve bak nasıl mutlu bir hayat! Niye gidesin, niye bozasın herşeyi, yetin sana sunulan mükemmellikle.... Biri gürül gürül akan bir SU, bir çağlayan. Diğeriyse bir CAN ruhunu koruyan, ruhuna kap olan... Biri huzur istiyor, ötekiyse heyecan. İkisi birlikte var olamıyor, sürekli içimde birileri ölüyor. Acaba diyorum, acaba ben de mi ölsem onlarla? Nefesimi tutsam, yüze kadar saysam, yüzüm bembeyaz olsa, su durulsa, can korudğu ruhu serbest bıraksa ve ben özgür kılınsam... İki kadın bir bedene sığamıyor. 4 beden küçük pantolonun içine sığmaya çalışmak gibi bir şey bu, onun gibi can yakıyor. Ama ben kıyamıyorum iksine de. Çünkü ikisi de o kadar güzel ve haklılarki, onlar öleceğine ben ölüyorum yavaş yavaş. Evet kendi kendimi yiyip bitiriyor, onları öldüremedikçe, bir seçim yapamadıkça, ben ölüyorum. Hem de yavaş yavaş ölüyorum, acı çekerek. Ama onlar içimde biyerde yaşıyorlar ve onlar da benimle birlikte ölüyorlar yavaş yavaş. Yaşam sürelerini biraz daha uzatmaktan başka elimden gelen bir şey yok neyazıkki. Ama güzel olan bu sanırım. Hep birlikte aynı bendende doğduk ve hep birlikte aynı bedende öleceğiz. Eşit ve adil olan bu...

8 Mayıs 2011 Pazar

Bir Damla Var Elimde


Eski bir masal vardır buralarda. Dilden dile, nesilden nesile aktarılır durur. Zamanın birinde, aslında hiç olmayan bir ülkede, bir denizkızı yaşarmış. Bu denizkızı talihsizliğin en alasını yaşayıp, bir denizciye sevdalanmış. Denizkızı ne kadar güzelse, denizci de o kadar yakışıklıymış. Denizci, denizkızını, güneşin parlattığı suyun içinde görünce vurulup kalmış, denizkızına aşık olduğunu sanmış. Ama denizkızları, denizcilere şarkı söyleyip, onları kendilerine aşık edip, denizcilerin gemilerini kayalıklara sürükleyip, onları öldürmek için varlarmış. Zavallı denizkızı, denizciye o kadar aşık olmuş ki, o güzelim sesini bir daha asla kullanmamaya, asla şarkı söylememeye kararlıymış. Diğer denizkızları bunu öğrenince çok kızmışlar ve denizkızını öldürmeye karar vermişler. Bunu duyan denizci, biricik aşkının öldürülme tehlikesiyle çılgına dönmüş ve atmış ağını denize, denizkızını kurtarmış. Korkudan deliye dönen genç aşıklar ne yapacaklarını bilememişler önce. Denizci, denizi olmayan bir kente kaçıp, saklanmayı önermiş sonunda. Denizkızı da çaresiz kabul etmiş. Aşkı yanında olduğu sürece bir küvetin içinde bile yaşamaya razıymış. Ama gel zaman git zaman, denizkızı güzelliğini, ışıltısını kaybetmeye başlamış. Çünkü; o, tüm bunları, deniz ve güneşin birlikteliğinden alırmış. Denizcinin yüreği burkulurmuş denizkızını her böyle gördüğünde, çok üzülürmüş. Ama sevgilisini denize götürdüğü anda, orada öldürüleceğini bilir, buna göz yumamazmış. En sonunda, bir gün dayanamamış denizci, kaçmış gitmiş. Sevgilisinin gözü önünde eriyip gitmesini daha fazla izleyememiş. Zavallı denizkızını, o denizsiz kentte bırakıp kaçmış. O lanet olası, denizsiz kentte, birde üstüne aşksız kalan denizkızı, zamanla eriyip gitmiş o küçücük küvetin içinde…
                                                                                
“Tüm kaybolanlar kaybolmuşlara rastlarsa zamanın birinde   Tek bir damla gözyaşım göle düşerse   Ellerimden kayıp gidince…”

Yıkık dökük, ucuz bir tavernada, yaşlı bir denizciye rastlamıştım zamanın birinde. Ağlamak için bir damla gözyaşı dileniyordu. Yanıma yaklaştı ve “Lütfen, hayatım boyunca hiç ağlayamadım. Oysa ben bir denizciyim. Her yanım tuz ve su, evet her yanım tuzlusu! Ama ben hiç ağlayamadım… Bana birkaç damla gözyaşı veriri misiniz? Lütfen, ölmeden sadece bir kez olsun ağlamanın tadına bakmak istiyorum.” dedi.
Ağladım! O yaşlı ve tuz kokan denizci için, gözlerimden saatlerce tuzlu sular akıttım. Hayatı boyunca acılarını yanaklarına akıtamamış, yüreğine kapatmış bir zavallı için saatlerce ağladım… Ve artık, yalvarma sırası bendeydi.
Cam bir kavanozda biriktirdiğim gözyaşlarımı, yitik denizcinin burnunun ucunda sallayarak yalvardım. “Lütfen!” dedim ona. “Lütfen bu gözyaşlarını alın ve o denizsiz kentte unuttuğunuz, o lanet olası denizsiz kente sıkışıp kalmış denizkızını kurtarın bu gözyaşlarıyla!...”

Çelişki

Bir kız var çok uzakta değil sanki ama elimi uzatsam tutamam,hani vardır ya öyleleri...Bir kız var yaşla dolu gözleri.Hani diyorum omzuma yatırsam,kollarımla sarsam,o ağlasa içli içli...Sanki dokunsam parçalara bölünecek o masum,korunmasız yüzü.Ahh nasıl yaralanıyor,hayata tutunmaya çalışırken nasıl da kayıyor elleri.Maske sanıyor evet! Herkesi, her şeyi maske sanıyor.Bir kız tanıyorum kendi yüzünü maske sanıyor.Çünkü bilmiyor; gözleri kendini ele veriyor.O kendini şeytan sanarken hayat hep ondan kurnaz çıkıyor ve onun gözleri damla damla yüzünden akıyor.Gözlerinden akan melekler yüzüne bulaşıyor,boynundan inip sol göğüsünün altında kayboluyor.Kendini şeytan sanan maskeli kız melekleri hep kalbine hapsediyor...

Peri Masalı

Ben bir periyim. Arada bir dünyaya inerim. Birkaç insan toplar evime götürürüm. Benim dünyamda kuşlar yok, oysa ben kuşları çok severim. Topladığım insanları parlak, gümüş kafeslere koyarım. Nedendir bilmem ama dünyada görünmez parmaklıklarıyla mutlu mesut yaşayan o insanlar, parmaklıklar benim dünyamda görünür olunca çok öfkelenir, özgürlükleri için çırpınır, yalvarır, ağlarlar. Oysa ben onları üşümesinler diye sıcak tutarım, karınlarını doyururum. Dünyalarında ellerinde ne varsa onlara sağlarım yani, hatta belki daha fazlasını.... Ama benim kafesten dünyamda yetmez kendi dünyalarındaki olanaklar onlara. Görünmez zincirleriyle mutlu yaşayan o insancıklar, benim parmaklıklarımı görünce bir garip olurlar. Sanırım gerçeklerin gözlerinin içine sokulmasından hoşlanmıyor bu insanlar. Görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Ben yine de severim onları izlemeyi, hem de uçamamalarına rağmen. Çünkü güçlerini kat kat aşan o parmaklıkları kırıp kaçmaya çalışmaları çok komik gelir, eğlendirir beni. Bir de şuna hayret ederim; hiç pes etmez bu insanlar. Yorgunluktan bitap düşüp, uykuya yenilinceye kadar savaşır dururlar. İçlerindeki umut hiç tükenmez. Zaten o kadar zavallılar ki, tutunabilecekleri tek şey olan umudu da kaybedenler fazla yaşamaz, zayıf ve ölümlü bedenleri yenik düşer hemen, ölüveririler. Ama bazıları çok dişlidir, umudunu yüreğinin en derinliklerine saklar ve asla vazgeçmez. İşte böyleleri çok nadir çıkar ne yazık ki karşıma. En fazla 5 kafeste bir. Oysa onların olduğu kafesler nasıl da canlıdır, bir görseniz! Hep bir isyan, hep bir savaş, hep bir kaçıp özgürlüğe kavuşma çabası… Çoğu zaman öyle kafeslerdeki direnen insancıkları salıveririm. Çünkü bilirim; onlar yaşamayı, özgür olmayı hak edenlerdir. Çünkü onlar, asla pes etmeden direnenlerdir. Hem de bilemezsiniz nasıl güçlü ve güzellerdir… O nadir görülen cesur insanlardan olanlar aralarında en çok sevdiklerimdir. Biz perilerde siz insanlar gibi sevdiğimiz şeylere kıyamayız hiç, istediklerini yapıveririz hemen. Ben de dayanamam, istedikleri özgürlükleri; kendi dünyalarını geri veririm onlara. Hem de bile bile kendi dünyalarının benim kafesimden daha iyi olmadığını… Biraz da onlara güvendiğimden salıveririm aslında, belki bu özgürlük mücadelelerini kendi dünyalarında da verirler ve görünmez zincirlerini ortadan iki ye ayırırlar diye. Açıkçası henüz çok başaran olmadı aralarında. Ama onları izlerken öğrendiğim tek şey varsa o da umudunu kaybetmemektir! Ben de umutla bekliyorum yıllardır belki biri zincirleri koparır, görünmez parmaklıklardan da kurtulur, bütün insanlık onunla özgürleşiverir diye…
26.04.2010

Mor



Sigarayı kemikli sağ eliyle paketinden çıkarıp dudaklarına götüren kadının ince, uzun parmakları ateşe uzandı. Kırmızı tırnaklarıyla uyum içinde olan kırmızı çakmağı yaktı ve ateşin kızılı dünyayı kapladı. Tuzlu göz yaşı yağmurlarının dindiremediği bu kızıl ateş; aslında uzun kızıl saçların sahibi, kırmızı tırnaklı kadının içinde yanmaktaydı. O an dünyada her şey kırmızı ve tonlarıydı. Oysa aşkın rengi maviydi. Ve bundandı ki; kadın aşksızdı.

Tam üç hafta önce, masmavi gökyüzünü güneşin ısıttığı bir günde kaybetmişti kadın tüm mavilerini. O güzelim buzlu deniz mavisi gözleri bile kararmıştı yavaş yavaş... Aynaya her bakışında maviden biraz daha nefret etmişti kızıl saçlı kadın. Mavi duvarlara kırmızı boya balonları fırlatmıştı günlerce. Ve yavaşça, kendi bile farkedemeden, mavi gökyüzünden bile korkar, kaçar olmuştu. Artık gecelerin karanlık renksizliğine ve o yırtıcı kırmızı-kızıl tonlara aitti. Sigarasından bir nefes çekti, bir damla daha gözyaşı akıttı, O’nu düşündü, özledi ve ağzından yavaşça dumanı bırakırken kendinden de maviler kadar nefret etti. Çünkü bütün bendenini kırmızıya boyasa bile, kadının ruhu ve kalbi hala masmaviydi. Aşıktı kadın, hem de çok aşıktı. Tüm mavilerini çalıp kaçan insana hala aşıktı. Bu yüzden aşktan da, maviden de, O’ndan da nefret ediyordu ve tabi kendinden de...

Kırmızı tırnaklarının arasında tuttuğu sigarayı kül tablasına bastırırken, daha önce aşık olduğu kişiler ve O geçiyordu kafasından. O hepsinden farklıydı kadın için. Çünkü kadın O’nun için tüm dünyayı, tüm sevdiklerini karşısına almıştı. Kadın, sevdiği kişi için savaş meydanına çıkmanın, O’nun için kendi hayatını riske atmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu.. Kaç kişinin ruhunu öldürmüştü O’nun için? Ya kendi ruhu, kendi ruhunu kaç parçaya bölmüştü sevişmelerinin ardından geçirdiği yalnız ve uykusuz gecelerde? Ama, bunların hiçbiri önemli değildi kızıl saçlı kadın için. Hepsini bilerek ve isteyerek yapmıştı aşık olduğu insan uğruna. 

Güzel günler geçirmişlerdi birlikte, güzel hatıralar biriktirmişlerdi. Kadın, en zor günlerinde O’nun yanındaydı hep. O’nun boşandığı eşinden olan biricik oğlu ölmüştü, kadınla tanışmalarından bir yıl önce. Kadın, hiç unutmazdı bunu kendisine ilk anlatışını. Nasıl da sarılıp hüngür hüngür ağlamışlardı birlikte, sonra da sızıp kalana kadar şarap ve tütün tüketmişlerdi o gece. Asla çekilmeycek bir filmin senaryosunun isimsiz kahramanları gibi yaşıyorlardı hayatlarını ayrılmadan önce. Uzun süredir birlikteydiler ve birbirlerini gerçekten çok sevdiler. Belki de herhangi bir kadınla herhangi bir erkeğin birbirini sevebileceğinden daha çok sevdiler birbirlerini. Ama yaşadıkları toplum onları hiç sevmedi. Zamanla komşuları, birlikte yaşamalarından rahatsız olmaya, aileleri de onlara “ne halt ettiklerini” sormaya başladı. En başlarda ikisi de çok cesurdu, korkmadan savaşıyorlardı. Fakat O, yavaş yavaş yorulmaya ve pes etmeye başladı. Kadın, yaralı arkadaşını sırtında taşır gibi, O’nu sırtında taşıyordu bu savaşta. Pes etmemeye kararlıydı. Ama O, Kadın’ın bu gerçeği anlamasından çok önce bırakmıştı savaşmayı, kabul etmişti yenilgiyi...
Kadın bir gün evlerine geldiğinde, O’nun yatağa bir mektup bırakıp gittiğini anladı:
“Sevgilim...
Nasıl analatabilrim ki sana içimdeki acıyı? Kalbimdeki bütün kuşlar öldü sevgilim, hepsini öldürdüler. Ve onlar adına bu yıl ben göç etmek zorunda bırakıldım. Anlıyorsun değil mi?
Sana benimle gel diyebilmeyi öyle çok isterdimki. Ama kalbimdeki kuşları öldürmelerinin nedeni, seninle olan ilişkimdi, sana olan aşkımdı... Yoruldm artık sevgilim. İçime her dönüşümde birini daha ölü bulmaktan çok yoruldum. Yanlış zamanda doğmuş, doğru insanlardık ne yazıkki, sen ve ben.

Bizi ancak bizim gibi kadınlar anlar birtanem. Ama onlardan da çok fazla yok, seninde bildiğin gibi. Bizim gibi cesur, bizim gibi özgürlüğüne düşkün ve bizim gibi aşık kadınlar. Onları da kalbimdeki kuşlar gibi, seninle benim gibi öldürüyorlar aşkım... Her birini, teker teker ve hepsini, hem de tek bir kurşunla, her birini öldürüyorlar... Hem de her birini, hem de tek bir kurşunla, seni, beni, kuşları, onları, hepimizi... Öldürüyorlar bizi...

Seni her zaman çok seveceğim meleğim. Özür dilerim...”

Kadın, O’na, yani diğer kadına aşık olmuş, tüm mavilerini ona vermişti. Güzelim buzlu deniz mavisi gözlerini bile... Ama O haklıydı. Her birini teker teker öldürüyorlardı. Kadın da daha fazla dayanamadı. İçindeki tüm mavilerden kurtulmak istedi o an. Tabancayı kemikli sağ eliyle masanın üzerinden alıp şakağına dayayan kadının ince, uzun parmakları tetiğe uzandı. Kırmızı tırnaklarıyla uyum içinde olan kırmızı kan, kadının alnından akıp, kızıl saçlarına bulaştı. Yatağın üzeri kıpkırmızı kanla kaplandı. Ve o kızıl kan tüm mavileri kırmızıya boyadı. O an dünyada her şey kırmızı ve tonlarıydı. Oysa aşkın rengi maviydi. Ve bundandı ki; dünya aşksız kalmıştı...


09.09.2010

Bal

Dünya hergünki gibi dönüyor ve sen gidiyorsun. Çünkü sen gitmeye mahkumsun, bense kalmaya. Kalk ve denize yürü sevgilim. Uzun uzun bak köpüren dalgalara. Çünkü ben masaldaki denizkızıyım, prensi kendine aşık edemeyip köpüğe dönüşen.... Beyaz bir tüyüm, az önce bir martının kanadından saçlarına düşen.... Sense; bir adamsın, çokca vücutla sevmeden sevişen, aşk nedir bilmeyen, daha küçücük yaşında uçurumdan aşağı düşen. Oysa sevgilim sen benim insanlığa olan umudumdun, bir aşk biterken içime çektiğim gökyüzüm. Sevgilim sen benim gecemin en parlak yıldızıydın, sonradan kara deliğe dönüşen....
Bu bir zaman tüneli sevgilim, bu bir tuzak. İşte şimdi B.İ.S adasındayız ve balıklar fısıldıyorlar, sana gitme diye yalvarıyorlar. Bense bakamıyorum göz bebeklerindeki kara deliklere ve göğüsündeki uçurumdan yuvarlanıyorum. Neden elimi tutup beni kurtarmıyorusun? Bak gökyüzene, yıldızlar yeryüzüne yuvarlanıyorlar, bütün insanlığı öldürmek istiyorlar. Hepsi senin suçun biliyorsun, gitmeyi seçerek insanlığı yok ediyorsun. Ve bunların hepsi senin suçun biliyorsun! Neyse boşver, çırpınmaktan yorgun ses tellerim, nasolsa sesimi duymuyorsun.... Gel otur yanıma sevgilim. Beyaz köpükler heryerde. Biliyorum dalgalar seni yutacak biraz sonra ve ben yalnız kalacağım bu kumsalda. Çünkü sen gidiyorsun, insanlığa olan umudum... Bunların hepsi senin suçun!

Ve şimdi ben uçurumun başında kendi düşüşümü seyrediyorum. Elimi uzatsam tutamam ki. Ellerim gözlerimden akan yaşları silmekten ıpıslak. Yok. O yok artık. Sadece bildiğim bu. Olmayan biri var hayatımda. Hiç bir zaman olmayacak biri. Neden? Gitmesi gerekiyordu ama neden? Düşmemeliydi oysa. Benim ruhum o uçurumdan düşmemeliydi. Ama ben düştüm o da gitti... Hayır hayır, önce O gitti, sonrasında uçurumdan düşen bir kadın gördüm. Uzun saçları rüzgardan dalgalanıyor, dağılıyordu ve kadın yavaşça beyaz köpüklerle kaplanıyordu. Uçurumun aşağısundaki denize ait bir köpük oluyordu, yok oluyordu....

Ahh yok olmak, nasıl da özledim seni!

Ve sonrasında insanlar bana bakıp şöyle dedi: “Rüzgarda savrulmaya bıraktığı uzun saçları ve aşk dolu bir kalbi vardı. Rüzgar fırtınaya döndüğündeyse ne uzun saçları kaldı ne de aşık olacak bir kalbi vardı... Gözleri güneşe baktığında bal rengine dönerdi ve siz bal gibi de bilirdiniz yüzündenki gülümseyişin gerçek olmadığını, kalbinin çok ama çok acıdığını... “.
15.04.11