7 Aralık 2013 Cumartesi

Kaç

Bu koza beni ne güzel bir kelebek yaptı,
Ne de kendi gövdesine razı bir tırtıl olarak bıraktı.
Yarım bırakılmış ve yanlışım.
Ben, yanlış mıyım?

27 Kasım 2013 Çarşamba

Hesaplaş-ma

Yirmi üç yıldır nice emeklerle her bir parçasını yerli yerine oturttuğum o puzzle işte dağıldı! Şimdi elimde, ya da daha doğrusu kafamda kalan, karman çorman olmuş bir resim ve “benim” puzzle’ıma ait olmayan parçalar.
Görünen o ki, iki seçeneğim var; ya eski ama “ben”im olan puzzle’ımın tüm parçalarını atıp, kafamın içine yeni giren parçalara uygun bir resim inşa edeceğim, ya da bir yolunu bulup bu yeni parçaları da eski resmimle harmanlayarak yeni ama hala bana ait olan bir resim yaratacağım.
İlk seçeneği istemiyorum. Çünkü ben o zaman, ben olmaktan çıkacağım. İkinci seçeneği ise nasıl gerçekleştireceğimi bilemiyorum. Yani “bir yolunu bulup” aşamasında takılı kalıyorum.

(Ne yani, bana yaptığını beğendin mi?)


Beni seven insanların, beni övmelerinden ve beni seven insanın beni yermesinden öte, bir üçüncü göze, ihtiyacım var. Kimin, ne derece haklı olduğunu çözebilmek için, bir üçüncü göze ihtiyacım var. Benim olan, kafamın içindeki eski puzzle’ım kadar tanıdık ve benim olan, yeni parçalar kadar uzak bir üçüncü göze, ihtiyacım var...

14 Ekim 2013 Pazartesi

Kafes

Korkunun uçmayı unutmuş, yırtık kanatları;
Unutun bizi, unutun bu kafesi!
Bu kafes ki içinde nice yaşayan ölüler,
Ölümsüzlüğe yüz çevirmiş bir diyarda,
Duvarlara sürtünerek, hayata kafa tutan,
Sayıları binleri bulan deliler.
Biziz!
Kim olduğu belirsiz katillerin nice dilsiz çırakları
Ve yağlanmayı unutmuş, gıcırdayan çarkları.
Unutun bizi, unutun bu kafesi…

13 Ekim 2013 Pazar

Turuncu

Bütün aynaları kırıp, uğursuzluklara bürünmek istiyorum. Bir ceket gibi giymek istiyorum üzerime her şeyi . Yangında ilk kurtarılacak olanlar mıydı elimi uzatıp ateşe verdiklerim? Ormanlar gibi, ama ormanlar değil. Bir ağaç nasıl kendini yakar? Ve bir ağaç kendini nasıl yakar… Ya da suyun içindeki bir balık nasıl bir orman yangınına karış? Güzel dostlarım, hiç olmayanlar, şimdi söyleyin bana; siz bu yangının neresindesiniz? 

1 Ağustos 2013 Perşembe

Gündüz

Güneşin ilk ışıkları değildi onu uyandıran. Gece her zamanki gibi uykuya dalmakta güçlük çekmiş ve gündüz de geç kalkmıştı. Sevdiğine dokunabilecekmiş gibi, yatağın diğer yanına uzandı. Boştu. Dokunmaya çalıştığı, çoktan kalkıp işine gitmiş, o yine kimsesiz evde yapayalnız uyanmıştı. Aklına üşüşen acı verici düşünceleri silip atmak ister gibi salladı başını, ellerini alnında gezdirdi. Uyku mahmurluğunu atamadığı gibi, güneşli güzel bir güne neşesiz uyanmanın tatsızlığı da çökmüştü üstüne. Üstelemedi. Kalkıp, banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Döndüğünde sevdiğinin hazırladığı kahvaltı sofrasına ilişti gözü. Her şeyin yarısı yenmişti. Yarısı çoktan yenmiş bir hayat, diye düşündü ve kelimeleri bir araya getirip, anlamlı bir cümle kurmanın manasızlığını sorgulamadan iteledi yine sözcükleri.
Alışmayı umut ederek geçirdiği 2 aydan arta kalan alışamamışlığa gitti sanki havaya kalkan eli. Boşuna kalkmış olmamak için ekmeğe uzandı sonra. Bir parça koparıp ağzına attı. Ağzında, dün gece karamsar düşüncelere saplandığında içtiği sigaraların karanlık tadını duyumsadı.  Kalkıp meyve suyunu aldı dolaptan, doldurduğu bardağı öylece dikti kafasına. Karanlık cümleler gibi, karanlık tatları da geride bırakmaktı bilinçaltının uğraşı.
Sevdiğinden kalan, açık bırakılmış gazeteyi aldı eline. Şöyle bir göz attı atmasına ama karanlıklar yeniden geldi üstüne hemen, kapatıp koltuğa fırlattı gazeteyi de kelimeler gibi. Bir şeyler daha atıştırıp kalktı masadan. Bulaşıkları mutfağa götürdü, suya tutup makineye yerleştirdi. Bir şeyler okumalıyım, diye düşündü sonra,  kelimelerden kaçışın anlamsızlığına ikna etti kendini. Hem sonra yazması gereken koca bir tez ve okuması gereken tonlarca kitap vardı daha. Zevk de alıyordu hani bunlardan ya, edilen kavgalar yormuştu kelimelerini… Bilgisayarını açtı, tez konusuyla ilgili olan makalelere bakındı ve ismi ona en güzel geleni seçti içlerinden. Okumaya başladı. Fakat kelimelere takılmış olan kafası ne makalenin bilimsel niteliğine bakıyordu, ne de cümlelerin içerdiği gerçek anlamlara. İkinci yenilerden kalan bir şiir gibi okudu bütün makaleyi. Satırları mısralara dönüştürerek, cümleleri ona uyaklı gelen yerlerden bölerek ve anlamların içerisindeki anlamları arayarak…
Kendince oynadığı bu oyun keyfini yerine getirdi biraz. Yalnız da eğlenilebilir, diye düşündü. Sonra hemen kızdı serbest çağrışımlı beynine. İki aydır alışmaya çalıştığı yalnızlık, tüm karanlığı ile gelmişti yine düşüncelerine. Kalkıp bir sigara yaktı ve makaleyi yeniden okumaya başladı oyununu yarıda bırakmak zorunda kalmış bir çocuk gibi hissederek…
Tüm dostlarını ve yaşamını geçirdiği sokakları bırakarak sevdiğinin peşinden bambaşka bir ülkeye gitmişti. Pişman da değildi hani ama yüzleşemediği bir yalnızlık duruyordu bir köşede. Kaçmadı bu sefer aklına üşüşen düşüncelerden. Geride bıraktıklarından en çok kimi veya neyi özlediğini düşündü. Yıllarca birlikte yaşadığı kedisi geldi aklına. Aslında zaten babasıyla yaşadığı evinden ayrıldıktan sonra kedisinden de ayrı düşmüştü ama en azından aynı şehirdelerdi. Sık sık gidip yumuşak tüylerini sevip, mırıltılarını dinleyebiliyordu oradayken. Şimdi babasıyla birlikte kedisi de kendisine çok uzak bir ülkedeydi.
Küçük yaşta kaybettiği annesinin mezarı geldi sonra aklına. Bir daha kim bilir ne zaman ziyaret edebilecekti. Oradayken de sık sık gitmezdi gerçi, o soğuk taşta aramazdı anneciğini ama yine de o sokaklardaydı ondan kalan tüm izler. Hayatı boyunca aynı şehirde yaşamış, o şehrin bir sokağında doğup, başka bir sokağında ölmüştü annesi ve yaşarken edindiği tüm hatıraların izleri o şehirdeydi. Elini kaldırıp alnına götürdü yeniden. Eskiden beri, kötü düşünceler kafasını teslim aldığında yaptığı bir hareketti bu; elini alnından beyninin içine sokup, kötü düşünceleri bir bir toplayıp atmak ister gibi… Üniversitedeyken aldığı bir felsefe dersinde hocanın ettiği sözler geldi aklına; “Zihin ve düşünceler… Neredeler? Kafamızın içinde mi? Yoksa ağzımızda mı düşünceler de kelimeler gibi?”

Kalktı yeniden, kafası iyice dağılmıştı. Mutfağa gidip çay koydu ve demlenmesini beklerken odaya geçip yatağı toparladı. Bir bardak çay doldurup balkonuna geçti sonra. Buraya hep balkonum derdi. O koskoca ve bilinmedik ülkede, kendisine ait olduğunu hissettiği ve kendisini de bir yerlere ait hissettiği tek yer o küçük balkondu çünkü. Çiçeklerle bezemişti her yeri. Çiçekleri annesinden kalan bir alışkanlıkla, hiç sorgulamadan severdi. Küçük bir çocukken, annesinin balkonda çiçeklerle konuşmasını ve onlara gülümseyerek, ilgiyle bakarak su vermesini izlerdi. O zamanlar bu görüntü, ona kendini hep güvende hissettirirdi. Annesini kaybettikten yıllar sonra bile ne zaman kendini yalnız ve güvensiz hissetse aklına bu görüntü düşer, kalbine umut getirirdi. Bu aralar da sık sık gözlerini kapatıp, annesinin, kendi balkonundan çok farklı olan kocaman ve aydınlık balkonunda çiçekleriyle ilgilenirkenki hallerini hayal ediyordu. Sığınabileceği güvenli bir yere ihtiyacı olan yaralı bir hayvan gibi hissetti kendini.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Kedi Ruhlu Şarap Kokulu Bir Sokak Köpeği


Bu terk edilmiş sokakta, yalnız bırakılmış geceye doğru yürüyen sarhoş bir kadınım sadece. Ve kendimi hepinizden çok o sarman sokak kedisine yakın hissediyorum. Beynimdeki düşüncelerin akışına müdahale etme isteğim gittikçe artıyor, fakat denediğimde başarılı olamıyorum. Ama sorun değil, o kedi de diğer tüm kediler gibi beni anlıyor. Ve bu beni sakinleştiriyor, yeniden. Evet, size yalan söylemeyeceğim paniklemiştim biraz, kedinin gözlerine bakıp da “aman tanrım onun bile beni anlayamayacağı kadar derinlere mi battım yoksa?!” diye düşünürken.
Başka sarhoş ve yalnız kadınların, başka gecelerde bu sokakta yürürken kaldırımlarda bıraktığı izleri takip ediyorum. Güvenli olan budur diye. Oysa hiç de öyle değil. Güvenli kadınların izinden gideceksem eğer, şu anda, bu saatte, evimde, Amerikan rüyası eşim, çocuklarım ve işimle uyuyor olmalıydım. Peki ben ne yaptım? Tekinsiz sokaklarda, hayranı olduğum kadınların izlerini kokladım. Köpekler gibi, kendi bölgemi arayarak ve başkalarının bölgelerini öğrenerek… Kedilerin bile hayran olduğu bir köpek olmak istemiştim. Kedi ruhlu bir köpek. Evet, ben buyum.
Kırmızı rujumun izleri bira bardağımda ve bir paket sigaranın her bir dalında kaldı. Rujları bilmezsiniz siz, ne çok hikaye taşırlar. Beyaz gömleklerdeki kırmızı izlerden veya şarap kadehlerine bulaşmış melankolik dudaklardan bahsetmiyorum. – ki alsında bahsetmeliyim, çünkü bilirsiniz, dudak izleri de parmak izleri gibidir, kişiye özel-  ama benim şu anda bahsettiğim, bildiğiniz kapaklı mapaklı, ambalajı yırtılarak kullanılmaya başlanan, kutulu rujlar. O ambalaj yırtılıp, o kapak ilk kez açılıp, kırmızı dudağa bulaşmaya başladı mı, yeni bir hikaye başlar. Aynı rujla kaç farklı erkek veya kadın öpülebilir? İlle bir şeylerin hesabı tutulacaksa, bununki tutulmalıdır bence.
Özellikle girmekten kaçındığım bir konu varsa, o da topuklu ayakkabılardır. Çünkü ne zaman sivri topukları düşünsem, kaç kişinin gözünü oyabileceğim ama yapmadığım geliyor aklıma. Eğer şu lanet olası kaldırımdaki yarığa ayağım takılmış olmasaydı, bu gecelik de bu konudan kaçabilirdim. Fakat olan oldu bir kere… İzler diyorum ya hani, takipçisi olduğum kadınların kaldırım taşlarında bıraktığı; işte bu mücadeledir! O kadar kolay mı sanıyordun, bir kadının gecenin köründe o güzelim şarap kokusunu bu kaldırımlara taşımasını? Değil, öğrenmiş oldun. Şu bluzumun önü açılıp durmasa birde… Sonra bir de sorarlar sana; “Neden dik durmuyorsun, kamburun çıkıyor bak!”
Evime ulaşana kadar yürümem gereken bir bu kadar yol daha var ve ben çok yoruldum. Şuraya oturup, birazcık dinlenebilsem keşke. Ama şimdi hedefe odaklanmalıyım, az sonra çok korktuğum, tüyler ürpertici tüp geçitten geçeceğim çünkü. Şimdiden uyarı vermeye başladı beynim, arkandan biri geliyor mu kontrol et diye. Söylemiştim, şarap kokusunu bu kaldırımlara taşımak kolay değil geceleri. Neyse ki sokak kedileri var yanımda. Bir şey olursa onlara sığınabileceğimi bildim hep. Çünkü ben, kedi ruhlu bir sokak köpeğiyim ve bu yüzden onlar bana hayranlar…

19 Nisan 2013 Cuma

Hayır, limanlardan bahsetmiyorum.


Topallayarak yürüyen ve topallayan bacağıyla kendini kaşımaya çalışıp başaramayan, sonra kokoreççinin tezgahının yanına çöküp yemek dilenen o köpek gibi yalnızlık, öylesine can yakıyor. Ve hepimiz sığınacak kollar arayıp, yine de bir başımıza, tek kişilik yataklarda, ağlayan yastıklara baş koyduğumuz için bu yalnızlık bu kadar kötü. En az aşk gibi… Sığınacak kollar arayıp, bulamamak ve bir başına, nefesini sayarak uykuya dalmak. En az ve en çok, benim gibi, senin gibi, belki de hepimiz gibi… Ama yine de korktuğunda ve bu sefer tek başına savaşmak istemediğinde, biri olmalı; sığınabileceğin kadar güzel biri.

2 Nisan 2013 Salı

Düş Kırıntıları


1.
Gözlerini kapattı ve düşlerinde kayboldu… Kadınlığın sınırlarında dolaşan bir kız çocuğuydu o ve aşkı düşlüyordu. Düşünde bir adam belirdi ve adamın ellerine sımsıkı tutunmuş bir kadın. Kadının gözleri uçsuz bucaksızdı; adam kayboluyordu. Hiç bilemedi kimdi onlar, düşlerinde ne işleri vardı. Gözlerini kapattı ama karanlıkta beliren âşıkları tanımıyordu.
Kadın; adamla, hiç tanımadıkları bir kız çocuğunun düşlerinde, her gece buluşuyordu. Adam; bunu hiç bilmiyordu. Çünkü ne kadar gerçekçi yaşanırsa yaşansın, ancak ve ancak bir düştü bu. O ne zaman aşkı düşlese, adam kadının kollarına düşüyordu.
2.
Uzun ve dar bir yoldu, kadının yürüdüğü. Bahardı oysa, dört bir yanda çiçekler açmıştı, rengarenk bir tablo gibi. Kuş cıvıltıları vardı. Yol uzadıkça ve kadın yürümeye devam ettikçe, bedeni parçalanıyordu. Bir arada tutamıyordu kadın, kendi bedenini. Düşen parçalarını, hemen arkasından, kuşlar yiyordu. Hansel ve Gretel’in ekmek kırıntıları gibi… Dönüş yolunu bulamayacağını bilmeden, bir yola girmişti kadın. Onu parçalara ayıran, uzun ve dar bir yoldu bu. Attığı her adımda, kendini biraz daha kaybediyordu. Yürüdüğü yoldu da, geçtiği kendiydi; kadın kendinden geçiyordu…

2 Mart 2013 Cumartesi

Kız Kardeşimin Gözleri


Delirmeyi ne zaman istemeye başladık, tam olarak bilemiyorum. Galiba lise yıllarımızın başlarında olmalı. Ben ve benim gibi birkaç kadın. Erkekleri bilemiyorum, onlara hiç rastlamadım.
Lisedeydim, olmak istediğim – bu – kadın gözlerimin önünde canlanmaya başladığında. Ben onu hep dağınık topuzlu, bir eli şaraplı öteki sigaralı ve uzun etekli ya da elbiseli olarak tarif ettim. Kız kardeşlerim anlar ne demek istediğimi… Kız kardeşim olmayanlar içinse açıklayayım, dilimden geldiğince, ne demek istediğimi; melankoli ve arabesk. Asalet ve rezalet. Aslına bakarsan, anlatabilmeyi umursamıyorum. Duygu meselesi bu sadece. Hissettiklerin için dibe batabilmek ve yine hissettiklerin için dipten çıkabilmek. İşte bu, bir insanın en rasyonalist hali… Dediğim gibi anlatabilmeyi umursamıyorum. Kuru bir konuşmacıyım, sadece, bu gece.
İşin delilik yanına gelecek olursak; delirmek bir kurtuluştu galiba bizim için. “Onlar” gibi olmamanın en protest hali. Ama öncelikle şunu anlamalısın; canımızın yanmasından hiç korkmuyorduk, hala da korkmuyoruz. Üstelik bu bilinçli bir tercih bile değil; acıyı sevmek, en az mutluluk kadar. Dedim ya hissettiklerine göre, hislerin için batıp çıkabilme meselesi bu. Bundandır tüm duyguların eş değer oluşu, eş değer sevilişi, kalbimizde yer tutuşu. Delilik ise; sadece olmak istediğin şey, kendini gördüğün yer için olması gereken bir sonuç. Bir tercih hatta belki. Hissetmenin, bu denli yoğunca hissetmenin sonucu ve bedeli.
Yani aslında, acı çekeceğimizi, delireceğimizi biliyorduk. Bile isteye hayal ediyorduk asil ve rezil yanlarımızı. Kocaman ve korkusuz, kapanmayan gözlerimizi. Bilmediğimizse, gözlerimizin kontrolünü yitireceğimizdi. Gözlerimizi bir hayale dikmiştik; dolayısıyla da tüm arabesk acılara ve tüm melankolik mutluluklara. İstediğimizde yumabileceğimiz gözlerimizdi onlar bizim, hayallerimizin büyük ve korkunçluğu karşısındaki tek güvencemiz. Şimdiyse kapanmıyorlar. Düşünsene, ölene kadar, ne kadar yaşarırsa yaşarsın, içindeki tüm yaşlar akıp kupkuru bile kalsa kapanmayan ve her şeyi gören gözlerin olduğunu, hayal etsene… Ne kadar korkunç bir kader. Neyse ki arada bir dayanamayıp kapatıyorlar kendilerini; ama canları ne zaman isterse yani!
Peki, bilseydik böyle olacağını, gözlerimizin kontrolünü kaybedeceğimizi yani; yine de böylesine kocaman açar mıydık o zamanlar gözlerimizi? Bu bir zorunlu tercihti bizim için. Evet, başka yollarda vardı, başka şanslarda ama biz mecburduk bunu seçmeye. Nasıl anlatabilirim ki bu mecburiyeti?! Neyse kız kardeşlerim beni anlayacaklar ve geri kalanınızın da zaten canı cehenneme.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Çirkin



Bu dünya bize, çok uzun bir ölüm vaat ediyor sadece. Kulaklarını kapamanı öneririm. Bunlar duymak istediklerin olmayacak.
Bir ölümün içinde yaşamayı anlatamam çünkü sana. Ölümler diyarında yaşayan insanların arasına katılmamanı önerebilirim sadece. Ama haklısın, kimse sana ne istediğini sormayacak.
Bazı acılar çok üşütüyor ellerimi…
Umarım senin ellerinde, bu diyarda bu kadar üşümez. Kör olmayı dilemezsin hiçbir zaman, benim dilediğim gibi.
Umarım çocuk, aşkı, sadece aşk yaşamak istediğin için yaşarsın. Acıya tutunmak için değil.
Çünkü bu diyarda insan, tutunacak acı arıyor. Umut, mutluluk falan değil.
Öyle büyük acılar var ki gören gözler için; tek bir noktaya sabitlenmiş, aynı yeri sürekli olarak delen bir acıya,
diğerlerine dikkatini vermeni engelleyen bir acıya,
muhtaç kalıyorsun.
Gelme bu diyara çocuk, fazla çirkin…

17 Şubat 2013 Pazar

Aşk, yeşil gözlü bir kız çocuğudur.


Seninle içinde kocaman bir kitaplık olan bir evimiz olsun ve o kitaplarla kaplı odaya bir çocuk doğuralım isterdim. Gözleri yeşil olan ve kitaplarda büyüyecek bir çocuk.  Kız çocuğu. Aşka benzesin en çok. Âşık kadınların olduğu kitaplarda yetişsin ve öyle büyüsün. Bir çocuğumuz olsun, aşk gibi.
Böyle hayaller kuruyorum işte. Sonra tüm bunlara bakıyorum, hayallere. Sen bir kez bile sevgilim diyemeyeceksen bana, bunca sevginin ne anlamı var ki? - diye soruyorum göz bebeklerine. Çünkü kulakların beni duymuyorum. Göz bebeklerinle konuşuyorum.
Biz diye bir şey olamayacağı için mi, bizim hakkımızda bu kadar sustuk? Sen kendin hakkında, ben kedim hakkımda konuştuk durduk. Yani biz olamadık da sen olduk, ben olduk. Peki, ben neden böyle yaptım, neden bu kadar çok sustum? Çünkü sen korkaktın ve ben cesaretimin seni kaybetmesine izin veremezdim… Seni sevdim, çokça sevdim. Gökkuşağının renklerini teninde bulurcasına sevdim. Ellerinin arasına sığar gibi, parmaklarını çok üşüyen bedenime yorgan niyetine örter gibi…
Gökyüzü yok ya şimdi içimde, gece göğü yüzün oldu ya hani, göz bebeklerinde kaybolasım var. Gecemi ver bana. Dolunayı özledim, gözbebeklerini… Parmaklarım nasıl sivriler, yüzün kanıyor. Dokunamıyorum, sevemiyorum. Kanayan yerlerinden öperim adını. Öpe öpe iyileştirecektim oysa yaralarını. Ama parmaklarım nasıl da sivri. Önce kanat beni, sonra da kanayan yerlerimden öp. İyileştirme ama. Hep sana kanamak isterim iznin olursa, hep sana acımak…
Adını haykıran şarkılar dinliyorum şimdi, özlemimden taşıp doğuyorum. Aşk doğurdu beni, annem-babam oldu. Sonra öldü. Ben onu doğurdum. Aşkı seninle doğurdum. O bizim kitap cümlelerinde büyüyen, yeşil gözlü kız çocuğumuz. Yuvasızız biz. Babasızız. Babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz…
Oysa şimdi, aşk yerine hem de, bir şiirin içindeki bütün yoksunluklara gebeyim. Tüm korkum “bu kelimelerden aynı şeyleri mi anlıyoruz?” yalanı üzerine kurulu. Ben yalnızım ve bu iyi. Oysa senin yerin çift kişilik yataklar, üç kişilik çekirdek aileler. Üstelik birlikte pikniğe gitsek mesela, tüp patlar. Arabaya binsek lastik. El ele tutuşup denize koşsak belki, balıklar bile ölür. Ve gökyüzü baktırmaz kendine, yan yana uzansak çimlere, bulutlar şekil değiştirmez. Anla işte, ait değiliz ya hani, birbirimize…

15 Ocak 2013 Salı

Bay Dolap'la İyi Geceler Muhabbetleri


Bu gece benim için minik bir kedi yavrusu taklidi yapar mısın? Çünkü, seni göğsüme bastırıp uyumak istiyorum. Aslında sadece uyumak istiyorum. Ama sen de burada olsan hiç de fena olmaz hani. Gözlerinin teki mavi teki yeşil olmasa da olur, hatta cinsin de olmasın. Tekir veya sarman ol en fazla. Ah, aslında ne isterim biliyor musun? Gri ol, 3 patin beyaz olsun, biriyse gri. Öyle bir kedi tanımıştım, ismi Nazlı’ydı. Adının hakkını da verirdi doğrusu. Minicikti, çok korkardı. Ve sigaradan öylesine çekilmiş bir nefesin ardından, dudaklarımın arasından fırlayan duman rengindeydi. Kollarımda titreyerek öldü, lösemiydi. Ama bunlardan bahsetmeyelim şimdi, acı çekmek istemiyorum. Yeteri kadar çektiğime inandığım zamanlardayım. Ama bir gün gelecek – çok da uzun sürmeyecek üstelik – acı çekmeyi özleyeceğim. O yüzden bugün acı çekmeyelim. Sen gri bir kedi yavrusu taklidi yap sadece, bu gece. Ve ben seni göğsüme bastırıp, derin ve huzurlu bir uykuya dalayım. Aslında uykunun huzurlu olması da gerekmez, ağlayarak da uyuyabilirim, akacak rimellerim var hala kirpiklerimde. Sıcaklığını paylaşmak istiyorum ve kalbinin en derinine kadar sevgini. O yüzden sen ancak bir kedi olabilirsin bu gece. Ve sen ancak bir kedi yavrusu olursan seninle uyuyabilirim bu gece.
Biliyor musun? Ben aslında, yanımda olamayacak insanlarla dolu bir kalabalıkla, bu odadayım ve yalnızım. Geceleri, duvarımdaki çatlaklar ve ben, konuşuyoruz. Geceler hiç bitmiyor. Geceler deli. Ben değilim. Ama geceler deli. Bu odada bir dolap var, bana çocukluğumu anlatıyor. Bay dolapla iyi geceler muhabbetleri. Yastık ağlıyor, siyah rimel izleri kalıyor yüzeyinde. Ben ağlamıyorum, yastık ağlıyor. Ağlayan ben değilim. Sadece, hepimiz çok üzgünüz. Oysa sen şimdi minik bir kedi yavrusu olsan, yastık nasıl da mutlu olur. Ve bay dolap sana masallar anlatır, mışıl mışıl uyu diye. Ben de göğsümde uyuturum seni. Sen öylesine gri olursun ki, siyaha yer kalmaz hayatımızda, rimel izleri de kaybolur böylece. O yüzden hadi gel, gri bir kedi ol sen bu gece, göğsümde uyuyanından. Duvarımdaki çatlaklar susar hem, dolabın hikayeleri hüzünlü olmaz artık ve yastık ağlamaz. Hepimiz, yanımda olamayan bütün o insanlar, onlarca elimizle severiz seni ve huzurlu oluruz, en sonunda bir gece...