1 Ağustos 2013 Perşembe

Gündüz

Güneşin ilk ışıkları değildi onu uyandıran. Gece her zamanki gibi uykuya dalmakta güçlük çekmiş ve gündüz de geç kalkmıştı. Sevdiğine dokunabilecekmiş gibi, yatağın diğer yanına uzandı. Boştu. Dokunmaya çalıştığı, çoktan kalkıp işine gitmiş, o yine kimsesiz evde yapayalnız uyanmıştı. Aklına üşüşen acı verici düşünceleri silip atmak ister gibi salladı başını, ellerini alnında gezdirdi. Uyku mahmurluğunu atamadığı gibi, güneşli güzel bir güne neşesiz uyanmanın tatsızlığı da çökmüştü üstüne. Üstelemedi. Kalkıp, banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Döndüğünde sevdiğinin hazırladığı kahvaltı sofrasına ilişti gözü. Her şeyin yarısı yenmişti. Yarısı çoktan yenmiş bir hayat, diye düşündü ve kelimeleri bir araya getirip, anlamlı bir cümle kurmanın manasızlığını sorgulamadan iteledi yine sözcükleri.
Alışmayı umut ederek geçirdiği 2 aydan arta kalan alışamamışlığa gitti sanki havaya kalkan eli. Boşuna kalkmış olmamak için ekmeğe uzandı sonra. Bir parça koparıp ağzına attı. Ağzında, dün gece karamsar düşüncelere saplandığında içtiği sigaraların karanlık tadını duyumsadı.  Kalkıp meyve suyunu aldı dolaptan, doldurduğu bardağı öylece dikti kafasına. Karanlık cümleler gibi, karanlık tatları da geride bırakmaktı bilinçaltının uğraşı.
Sevdiğinden kalan, açık bırakılmış gazeteyi aldı eline. Şöyle bir göz attı atmasına ama karanlıklar yeniden geldi üstüne hemen, kapatıp koltuğa fırlattı gazeteyi de kelimeler gibi. Bir şeyler daha atıştırıp kalktı masadan. Bulaşıkları mutfağa götürdü, suya tutup makineye yerleştirdi. Bir şeyler okumalıyım, diye düşündü sonra,  kelimelerden kaçışın anlamsızlığına ikna etti kendini. Hem sonra yazması gereken koca bir tez ve okuması gereken tonlarca kitap vardı daha. Zevk de alıyordu hani bunlardan ya, edilen kavgalar yormuştu kelimelerini… Bilgisayarını açtı, tez konusuyla ilgili olan makalelere bakındı ve ismi ona en güzel geleni seçti içlerinden. Okumaya başladı. Fakat kelimelere takılmış olan kafası ne makalenin bilimsel niteliğine bakıyordu, ne de cümlelerin içerdiği gerçek anlamlara. İkinci yenilerden kalan bir şiir gibi okudu bütün makaleyi. Satırları mısralara dönüştürerek, cümleleri ona uyaklı gelen yerlerden bölerek ve anlamların içerisindeki anlamları arayarak…
Kendince oynadığı bu oyun keyfini yerine getirdi biraz. Yalnız da eğlenilebilir, diye düşündü. Sonra hemen kızdı serbest çağrışımlı beynine. İki aydır alışmaya çalıştığı yalnızlık, tüm karanlığı ile gelmişti yine düşüncelerine. Kalkıp bir sigara yaktı ve makaleyi yeniden okumaya başladı oyununu yarıda bırakmak zorunda kalmış bir çocuk gibi hissederek…
Tüm dostlarını ve yaşamını geçirdiği sokakları bırakarak sevdiğinin peşinden bambaşka bir ülkeye gitmişti. Pişman da değildi hani ama yüzleşemediği bir yalnızlık duruyordu bir köşede. Kaçmadı bu sefer aklına üşüşen düşüncelerden. Geride bıraktıklarından en çok kimi veya neyi özlediğini düşündü. Yıllarca birlikte yaşadığı kedisi geldi aklına. Aslında zaten babasıyla yaşadığı evinden ayrıldıktan sonra kedisinden de ayrı düşmüştü ama en azından aynı şehirdelerdi. Sık sık gidip yumuşak tüylerini sevip, mırıltılarını dinleyebiliyordu oradayken. Şimdi babasıyla birlikte kedisi de kendisine çok uzak bir ülkedeydi.
Küçük yaşta kaybettiği annesinin mezarı geldi sonra aklına. Bir daha kim bilir ne zaman ziyaret edebilecekti. Oradayken de sık sık gitmezdi gerçi, o soğuk taşta aramazdı anneciğini ama yine de o sokaklardaydı ondan kalan tüm izler. Hayatı boyunca aynı şehirde yaşamış, o şehrin bir sokağında doğup, başka bir sokağında ölmüştü annesi ve yaşarken edindiği tüm hatıraların izleri o şehirdeydi. Elini kaldırıp alnına götürdü yeniden. Eskiden beri, kötü düşünceler kafasını teslim aldığında yaptığı bir hareketti bu; elini alnından beyninin içine sokup, kötü düşünceleri bir bir toplayıp atmak ister gibi… Üniversitedeyken aldığı bir felsefe dersinde hocanın ettiği sözler geldi aklına; “Zihin ve düşünceler… Neredeler? Kafamızın içinde mi? Yoksa ağzımızda mı düşünceler de kelimeler gibi?”

Kalktı yeniden, kafası iyice dağılmıştı. Mutfağa gidip çay koydu ve demlenmesini beklerken odaya geçip yatağı toparladı. Bir bardak çay doldurup balkonuna geçti sonra. Buraya hep balkonum derdi. O koskoca ve bilinmedik ülkede, kendisine ait olduğunu hissettiği ve kendisini de bir yerlere ait hissettiği tek yer o küçük balkondu çünkü. Çiçeklerle bezemişti her yeri. Çiçekleri annesinden kalan bir alışkanlıkla, hiç sorgulamadan severdi. Küçük bir çocukken, annesinin balkonda çiçeklerle konuşmasını ve onlara gülümseyerek, ilgiyle bakarak su vermesini izlerdi. O zamanlar bu görüntü, ona kendini hep güvende hissettirirdi. Annesini kaybettikten yıllar sonra bile ne zaman kendini yalnız ve güvensiz hissetse aklına bu görüntü düşer, kalbine umut getirirdi. Bu aralar da sık sık gözlerini kapatıp, annesinin, kendi balkonundan çok farklı olan kocaman ve aydınlık balkonunda çiçekleriyle ilgilenirkenki hallerini hayal ediyordu. Sığınabileceği güvenli bir yere ihtiyacı olan yaralı bir hayvan gibi hissetti kendini.