8 Aralık 2011 Perşembe

Kozadaki Kelebek


Bazen yaşamak konusunda çok başarısızlaşıyorum. Çaresizce nefes alıp verme haline geldimi yaşamak, hayat devam etmiyor demektir. Odamın kapısını sıkıca örtüyorum, yorganımı üstüme çekiyorum ve yaşam bitiveriyor o anda.  Bazen, temiz havayı özleyip camı açıyorum. Üşüyorum. Bazen de oksijenden bile tiksinir hale geliyorum, sigara dumanına boğuyorum kendimi. Kültablaları doluyor ağzına kadar. Kalkıp dökmek zor geliyor. Kirpiklerimde kalan rimel kalıntıları da gözyaşlarımla akıp yastığıma bulaşıyor. Siyah lekeler... Çok can acıtıyor. Baştan ayağa korkunç bir yalnızlık hissiyle kaplanıyorum. Uyuyorum. Uyanıyorum. Gözlerimi her açışımda bir iç organımı daha parçalanmış buluyorum. Gözlerimi her açışımda içim acıyor. Uyanmak istemiyorum. Mecbur, uyanıyorum. Acıyan içim için, bir sigara daha yakıp dumanını içime çekiyorum.
Geşmişten gelen insanların sesleri yankılanıyor kulaklarımda, hepsi kızgınlar bana. Onları isteklerimi ve duygularımı özgürce yaşayabilmek adına incittim hep ve yaşamaya devam ettikçe birçoğunu daha inciteceğim. Olsun, nasolsa ben bencil biriyim... Çok fazla terk ediliyorum ve çok fazla terk ediyorum. Acı verdiğim insanlara dönüp, “korkmayın, hepsinin bedelini ödüyorum.” demek istiyorum. Bir seçim yapmam gerekliydi. Ya kimseyi kırmamak için kendi isteklerimden ödün verecektim ya da herkesi boşverip kendi yoluma gidecektim. Ben ikincisini seçtim. Ve şimdi, tam şu anda, seçimimin ağır bedeli olan yalnızlığı ödüyorum. Yalnızlığı anlıyorum.
Geceler, gündüzlerden daha çok acı veriyor uzun zamandır. Aylar önce başladı, gece yatağa girip uykuyu beklemekten korkma seanslarım. Günün en karanlık, en korkutucu ve yaşamaktan en çok kaçtığım anları... Böylece uykuyu ertelemeye başladım. En sonunda geceleri uyumak yerine kendimi kitaplarla, dizilerle, filmlerle ve yazı yazmakla oyalar hale geldim. Gündüzleri, güneş ışıkları içimi biraz olsun rahatlatırken uyuyabildim. Bu durum insan hayatına çok sağlam bir düzensizlik getiriyor. İşlerin aksıyor, dersler, okul yalan oluyor ve tüm bunların yarattığı stres daha da psikolojini bozuyor. Sonra, düzeltmeye çalışıyorsun yaşamını ve düzeltemedikçe panik aşaması geliyor. Korkuya kapılıyor insan istemeden. “Ne olacak benim bu halim?” ler başlıyor. Sonra, buna da alışıyorsun. İnsanlar, şartlarına ve durumlarına tahmin ettiklerinden çok daha kolay alışıyorlar aslında. Panik ve korku geride kalıyor. Sonraki aşamada tam bir isteksizlik baş gösteriyor. İşte ben bunu yaşıyorum, odamın kapısını sıkıcı örtüp hayatı durduruyorum. Çünkü yaşamla bağlarımı koparabileceğim en basit yol bu. Ben de bunu yapıyorum. İşlerimi yapmıyorum, okula gitmiyorum, insanlarla ilgilenmiyorum. Ama bana öyle geliyorki, tüm bu yalıtılmışlıkla, yaşanmış olan her şeyi ve herkesi geride bırakmaya bir adım daha yaklaşıyorum. Tıpkı kozasında büyüyüp gelişen bir kelebek gibi... Bu odadan çıkmaya hazır olduğumda, kapılarımı eskisi gibi sıkıca kapatmadığımda, yastıktaki rimel izleri canımı bu kadar yakmadığında ve gözlerimi umutla açabildiğimde bambaşka bir insan olacağım. Daha güzel, daha özel, daha anlamlı... Sadece zamanını bekliyorum ve henüz, biraz daha zamanı olduğunu çok iyi biliyorum. O zamana kadar bırakalım işler aksasın, yaşanması gerekenler yaşanamasın. Nasıl olsa yeni bir kadınla yeni bir hayata başlayacağım, biliyorum!

18 Kasım 2011 Cuma

Bir Zenon Paradoksu Olarak Aşk



Cesaret... Niye bu kadar önemli? Anlayamıyorum. Neyi bu kadar önemli? Anlayamıyorum.... Oysa yaptığımız, aptallıktan başka bir şey değil. Cesaret hep, en sonunda, acı getirir. Bu nedenle o haklı. O, aşka cesaret edememekte haklı. Kızamıyorum... Oysa kızmaya ihtiyacım var, çünkü; acı çekiyorum...


Bir de gurur var ki, ahh hiç sorma! Acı çektiğimi de, işte ondan belli edemiyorum. Beni bulutların üzerine çıkarıp, uçurumların dibine attı bir kaç saat içinde. Farketmesin diye nasıl da uğraşıyorum... Ben duyguları güçlü bir kadınım, O ise; mantğı güçlü bir erkek. Bu yüzüden benim bu kadar üzüldüğümü hiç bir zaman farkedemeyecek. Farketse bile nedenini anlayamayacak zaten...


Oysa biz, çok güzeldik. O ve ben, güzeldik. Birlikte olabilseydik eğer, güzel olacaktık. Ama aramızda kilometreler var ve hep olacak, kilometreler hep varolmaya devam edecek. Zenon’un paradokslarında yaşıyor gibiyiz, birbirimize asla ulaşamayacağız... Türk filmlerinde yaşanan aşklardan istemediğini söyledi. Beni o aşkın kıyısına getirdi ve “Bak, gör işte. İstemediğim buydu!” dedi. Oysa bulutlar ne güzeldi... Dünya küçücüktü, insanlar önemsizdi. Sorunlar, sıkıntılar, sınavlar hepsi öyle uzaktı ki bana. Şimdiyse Zenon’un paradokslarıyla uğraşıyorum. Adım atıp O’na gitmek istiyorum ama, artık; yanımda dursa bile, asla ulaşamıyorum...


Gururumu yenersem eğer, anlatacağım O’na her şeyi. Diyeceğim ki :
“Yıllardır bekliyordum. Yıllardır hayalleriyle bana gelecek adamı bekliyordum. O, çok cesur olacaktı ve ben O’na aşık olacaktım. İsyan bayrağını çekmiş o güzel adam, bana geldiğinde yara bere içinde olacaktı her yeri ve ben, O’nunla derilerimden kurtulup, aşkla kaplanacaktım. O’nu aşkla yeniden doğuracaktım. Ben, seni O sandım...”

14 Kasım 2011 Pazartesi

Aşk ve Barış


Hayatın gayet boktan olduğu şu günlerde, yazmak da en az yaşamak kadar zor. Çok insan öldü son zamanlarda, hem de bir çok anlamda. Bazıları savaşta kurşunlarla veya daha da kötüsü kimyasal silahlarla öldürüldü. Bazısı depremde yıkılan binaların altında kalarak öldü. Tüm bunlar yaşanırken bir grup insanın da insanlığı öldü. İnsanlığı ölenleri gören bir grup insanınsa umutları öldü, ki bilindiği gibi insan umutsuz yaşayamaz. Yani bir grup insan da umutsuzluktan öldü... Çok fazla ölüm oldu, çok fazla kan döküldü. Ben gerçekten çok yorgunum. İnsanlığa tutunmak için, umutsuzluktan ölmemek için güçlü, insani duygulara ihtiyacım var. Çevreme bakıyorum bir çok kişi benimle aynı durumda, farkedebiliyorum. Böyle acı verici dönemlerde insan daha çok aşkı arıyor sanırım, aşka daha çok ihtiyaç duyuyor. Çünkü aşk, insana umut veriyor. Hem aşkta savaşlar da son buluyor. İki kişi birbirine aşık olduğunda her kavga sonunda tatlıya bağlanıveriyor. Barışa duyulan özlem, insana aşkı da özletiyor.

10 Kasım 2011 Perşembe

İstem.siz


Konuşmaya ihtiyacım var. Bu dünyaya sövüp saymaya belki. Ama en sonunda, yine mutlu olmaya. Her mutsuzluğa karşılık bir mutluluk saklıyorum içimde. Mutluluk, özlemişim seni. Ne iyi oldu gizlendiğin yerden çıktığın.
Yeni birini istiyor canım, yeni birine hayatımı baştan sona anlatmayı istiyorum. Sabahlara kadar sohbet etmek istiyor canım, her şeyden bahsetmek istiyor. Renklerden konuşmak istiyorum. Sonra her kitaba bir renk uydurmak istiyorum ve her şarkıya ve her şiire...
Farklı bir göz daha kazanmalıyım, hala çok eksiğim. Farklı insanlar tanımalıyım, farklı sesler duymalı ve farklı mısralar okumalıyım. Hayata farklı gözlerle bakmalıyım... Aşkı istiyorum, özgürlüğü istiyorum, eşitliği istiyorum, geceleri ve sokakları istiyorum, bulutları, yıldızları, ağaçları, gökyüzünü, yağan yağmuru, karı ve gözyaşlarını.... İstiyorum ve istemeye devam edeceğim.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Tecavüz...


Tecavüz nedir? Bir insanın isteği dışında cinsel ilişkiye zorlanması. Bu kadar mı peki? Bence değil. Birçok erkeğin anlayamadığı noktayı açıklamak ve bunun üzerinde durmak istiyorum ben. Eğerki bir kadından hoşlandıysanız ve onunla birlikte olmak istiyorsanız bu çok normaldir. Ama kadın sizi yeteri kadar çekici bulmuyor olabilir, sizden etkilenmemiş olabilir veya sizden etkilenmişse bile sevgilisi olduğu için sevgilisine sadık kalmak uğruna bu etkiyi bastırıyor olabilir. Bu tür bir durumda, sadece bir an bile olsa aklınızdan onu içkili bir arkadaş ortamına götürüp sarhoş etmek ya da içkiyle rahatlamasını sağlayıp özdenetimini elinden almak geçiyorsa, ki gerçekten ben çok iyimser bir ihtimalle arkadaş ortamı falan diyorum, siz potansiyel bir tecavüzcüsünüz. Ve bu planınızı eyleme döktüğünüz an da bir tecavüzcü olacaksınız. Tecavüz sadece üstüne çullanıp, zorla cinsel ilişkiye girmek değildir. Tecavüz karşındakinin seçme şansını elinden aldığın, Ona seçme şansı tanımadığın bir durumdur.
Bir çok erkek, bunu gerçekten zararsız olduğunu düşünerek yapıyor olabilir. Karşısındaki kadının toplumsal baskılar ya da normlar nedeniyle istediklerini yapamadığını düşünüyor ve içkinin onlara bu rahatlığı sağladığını varsayıyor olabilr. Haklı da olabilir. Ama burda atlanılan nokta kadının bilinçli olarak bu normları reddetmesi ya da baskılara bilinçli olarak başkaldırmasnın çok önemli olmasıdır. İçki içince ortaya çıkan geçici bir cesaretle bunu yapması ona pişmanlıktan başka bir şey getirmeyecektir. Sizin o bilinçaltınızdaki insaniyeti bastırmak için bulduğunun tüm bu bahaneler kocaman bir YALAN yani. Kendini toplumsal cinsiyet rolleri konusunda çok bilgili sayan ve kadın erkek eşitliğine önem verdiğini sanan erkekler, lütfen kendinize sık sık bu erkek egemen dünyanın bir ürünü olduğunuzu hatırlatınız.

27 Ekim 2011 Perşembe

Badem

Bu gece son gece değil, biliyorum. Ama hayatımda olmayanları görüyorum bulutların arasından. Tıpkı kuşlar gibi kanatsızım bu gece ve balıklar gibi solungaçsız. Dalgaların arasından sesler duyuyorum; bana nefesini anımsatıyorlar. Zaten üzülmüyorsam uykusuzum diye, tek bir nedeni var; rüyalarımda bile seni göremiyorum... İçimden kelimeler fışkırırken gözlerin beni mühürlüyor, konuşamıyorum. Gözlerin ki, bademdir. Gözlerin ki, içinde kendimi kaybettiğim çıkmaz sokaklardır. Benim sözcüklerim ise, acıdır. Buzlu bademin buzu bensem, bademi gözlerin. Gökkuşağının yedi rengi sensen, tüm renklerin en siyahı benim. Yanıma yakışan kırmızı, damarımda dolaşan kırmızı. Gel, dudaklarından toplayayım yalnızlığımı. Gökyüzündeki son yıldızı saçlarına sakladım, kaybetme. Ve içtim son yağmur damlasını, akıtacak göz yaşım kalmadı. İç çekişin denizleri kuruttu, balıklar öldü. Özlemim bulutları dondurdu, kuşlar öldü. En sevdiğin ağacın dallarını kopardı yalnızlığım, dileklerin gazellerle birlikte döküldü. Bizi birbirimize bağlayan ip koptu. Bağladım, kördüğüm oldu. Çözdüm, umutlarım kayboldu. Gittin, içtiğim son yağmur damlası gözümde yaş oldu. Sonrası yok. Sonrası, ancak ölüm olurdu.

21 Ekim 2011 Cuma

Gazeller ve Notalar

Bir adam oturuyor karşımda, arkası dönük bana. Loş ışık aydınlatıyor varlığını. Sigara dumanıysa anlam katıyor varlığına. Müzik çalıyor. Ben, O’nu izliyorum. Sanki müzik, O’nun avuçlarından ve teninin farklı noktalarından yayılıyor. Bazen, korkuyorum... Tenini merak ediyorum. Düşüncelerini ve düşüncelerinin dudaklarınadan dökülüş tarzını merak ediyorum. Beni neden böyle etkilediğini anlyamasamda kendimi o etkiye bırakıveriyorum. Çünkü; bazen, korkmuyorum... Sadece, O’nunla aynı odada nefes aldığımı bilinçli olarak farkedebilmek ve hala ihtimallerin varlığına kendimi inandırabilmek için uyumuyorum. O’nun için uykuyu reddediyorum. Hiç tanımadığın biri için yapıldığında ne büyük bir fedakarlık. Oysa, aşka şans tanımak için yapıldığında ne küçük ve anlamsız bir ayrıntı bu. O’nun hakkında tek bildiğim, bu gece O’nunla uyumak için korkularımla yüzleşebileceğim...
İçinden çıkan müziği duyabiliyorum. Ne kadar kulaklarımı tıkasam da büyülüyor beni, etkisi altına alıyor. Yaşamak, dans etmek istiyorum. Korkmuyorum... Sanki, ellerim bir ulaşsa ona, parmaklarım bir dokunsa tenine, gökyüzüne kavuşacağım. Özgür olacağım... Sanırım yıllardır tuttuğum nefesimi O’nu gördüğümde bıraktım. Mühürleri kırıldı dudaklarımın, ellerimin ve kelimelerimin.
Sen notaların en güzel birleşiminden oluşmuş müzik. Sen sonbahar yapraklarının daldan düşerken haykırdığı en güzel mısra. Gel ve bir ıslık ol dilimin ucunda...

2 Ekim 2011 Pazar

Saflığın Sonu

Dün yazdım, hem de çok yazdım... ve yazdıkça anladım ki bitmesi gerek bu hikayenin de. Kahramanlar yani. sen ve ben, kahramanlıktan çok uzaklar ve yaşanan hikayede ne aşk var ne de olumlu duygular. Biz ancak uğultulu tepelere konu olabilecek kadar safız. Okutmalıydım sana da duygularımı, duymak için özel bir isteğin olmadığını bile bile hem de. Çünkü hakediyorsun benim bu kararsızlığımın nedenlerini bilmeyi.
Sen benim saflığmın sonusun çocuk. Sen benim umursamazlığımın başlangıcı.... Sen benim kendimle iligli en büyük düş kırıklığım... Sen benim gökkuşağımı kirleten siyahsın ve mavilerimi çalan gece... Tek bir yıldız bile kalmadı elimde.
Dün gece durdum ve yarın dedim kendi kendime, yarın bitmeli bu saçmalık. Çünkü kendimi özledim ben, seninle olamadığım kendimi. Bilmiyorum belkide sen bana gerçek beni gösterdin, belki de ben kötüyümdür. (Ben kötüyüm, erdem kimin adı? Bir bıçakla rüzgar sokarım içime, sonra iyileşeceğimi söylerim. Cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim...) yıldızları görmeyi haketmeyecek kadar kötüyümdür belki de... Gökyüzümdeki tek yıldızı da söndürdüm seninle. Oysa ne çok isterdim, sen de bir yıldız ol gökyüzümde, ışığınla aydınlansın bu iğrenç gece...
Bu saçmalık bitmeli artık. Çünkü biliyorumki yazıyorsam canım acıyor, yazıyorsam herşey yanlış. Ve sen bana sayfalarca yazıdaracaksın böyle giderse çocuk. Yanlışlığı kabul edemeyişime yazacağım, saflığımı yaptıklarımızdan dolayı acı çekemeyecek kadar kaybedişime yazacağım ve belki biraz da sana yazacağım... Gözlerinin siyahında kaybolamayışıma yazacağım. Gözlerindeki duygusuzluğa ve sözlerimdeki ruhsuzluğa yazacağım...
Keşke bulutsuz bir gökyüzünün altında el ele otursak ve acı çeksek, ağlaya ağlaya acı çeksek... çekemiyoruz. Dünya beni bu hale getirebilecek kadar kötü biyermiş ve ben bunu hiç anlayamamışım. Hep sanırdımki ben safım ve böylece tertemiz kalacağım, duygularımla yaşayıp, duygularımla batacağım yerin dibine. Ama duygusuzluğumdan batıyorum ben şimdi. Duygularımı silip atabilecek kadar değişmekten utanıyorum. Ve biliyorumki olmak istediğim kişi bu değil. Oldum artık yapacak birşey yok belki, ama yine de ben içimdeki bu su yüzüne çıkmak için zaman kollayan zavallı kadınla savaşacağım ve eskisi gibi olmak için ne gerekiyorsa yapacağım. Ahh güzel çocuk, keşke sen de anlsan duyguların kıymetini biraz da olsa, keşke sen de bir şeyler yapsan kendi asla kabul etmeyeceğin zavallı yanın için...

18 Eylül 2011 Pazar

Aşkadam

İşte burdayım! Bir mum ışığının altına saklamışım kendimi. Oysa ben hep ağaç dallarında arıyordum gövdemi. Gözlerimi, en yakınım denize bırakmıştım, bunu hatırlıyorum. Aşık olmak için arıyorum, tamamlamaya çalışıyorum kendimi. Çünkü biliyorum, bir şey eksik. Adını koyamasam da, biliyorum.... Kalbim hala yerinde, atıyor durmaksızın. Zaten bundan ya hala sevebilişim. Ama aşk! Aşk nereyle oluyordu? İlk kuralı hatırlıyorum; gözlerinin olmaması gerek aşk için. Görürsen eğer çirkinlikleri, acıları ve bu acılara duyulan korkuları; aşk kaçar... Bir de koku vardı. Aşık olunan çok güzel kokardı. Eksikliğin adı inanç mıydı bendeki? Eskiden, henüz daha küçük bir çocukken, inanırdım ben aşka, aşık olacağıma. Ama şimdilerde inancım buharlaşıp havaya karışmış bir su birikintisi gibi. Yoğunlaşıp tekrar bana döner mi? Oysa bir adam var biliyorum, sanırım benden uzakta. Ama cesur, ama kavgalı hayatla.... Biliyorum, bir adam var; gözleri delercesine bakıyor haksızlıklara. Ahh nasıl güzel o gözler! Ve teni camdan yapılmış gibi, öylesine dürüst, öylesine kendi... Aklı bir karış havada belki, ama zaten kafatasının içine sıkışıp kalmış bir akıl bana yeter mi? Kanatları var uçurumlardan atlamak için, düşüp ölmez! Hani aşk ellerde başlar ya, onun elleri ne çok taşın altına girmiştir bilinmez! Aynı benim ellerim gibi... Ve aslında biliyorum, bir gün buluşacağız onunla. Bu bir patlama yaratacak varlığımda, işte tam olarak o zaman bütün kıyafetler ve deriler yırtılacak. Düşünceler ve uçurumlara yürüyen bedenler özgür kalacak. Ellerimi tutacak, ellerini tutacağım. Öpe öpe iyileştireceğim yaralarını. Yırtılan derilerimizin yerini aşk alacak, aşkla kaplanacağız ve dünyada özgürlüğe, eşitliğe karşı olan ne varsa, bütün hepsine aşkla karşı koyacağız. Çünkü o adam bilmekte aşkın özgürlük ve eşitlikten doğduğunu. Çünkü bu kadın bilmekte aşkın mücadele etmek olduğunu....

3 Eylül 2011 Cumartesi

Sigarası yandan yanmayan bir orospuyum. Hep kuralları çiğniyorum. Kırmızı ışıkta geçiyorum içimdeki karşı kaldırıma. Köprülerim yok iki yakam arasında, yüzerek geçiyorum. Sigara içiyorum, yere tükürüyorum ve hep küfrediyorum. Dışımda olmayan her neyse, içim onunla dolu. Hayatın yüzünde çıkan ergenlik sivilcesiyim. Ya da belki poposunda kıl dönmesi. İnsanlara sunulan hayatları sevmiyorum. Bu yüzden de hayatı hep rahatsız ediyorum. Hayat dişi bir şeytan, hepimizin tecavüzüne uğrayan. Tanrı yok, varsa da kötü kalpli. Onun yarattığı insanlar da tıpkı onun gibi. Aramızdaki tek iyi, o dişi şeytan belki. Hergün zulme ve işkenceye uğrayan. Bir tecavüzcüden kaçıp, başka birine aşık olan. Zavallı şeytan. zavallı küçük oropsu kırmızı. Zavallı umay, zavallı özgün, zavallı kadın, zavallı adam. Duvarlar çarpıyor yüzümüze. Kapıya koşup duvar bulmak, bu halin adı. Hala koşmaya halin var mı?

Kırmızı Karlar da Düşer


Ben bir dünya gördüm gözlerinde; içinde, kırmızı karlar yağardı. Oysa nekadar da soluktu gözlerinin rengi, yaralanmış bir çocuk gibi bakardı. Rüzgara dönerdin yüzünü ve derin derin solurdun denizi. Sonra çok eskilerden kalma bir şarkı duymuş gibi dolardı gözlerin. Gözlerin dalardı... Önceden çok şiir okurdun, fal bakardın şiirlerden, seviyor-sevmiyor oynardın. Sonra kitaplarını yaktılar, kalbini kırdılar, parmaklarını küstürdüler dizelere. Üzüldükçe parmakların kanardı...
Hani bazı insanlar vardır bilir misin? Gözyaşları parmaklarından akar. Senin sevdiğin de işte o insanlardandı. Gözlerinin içinde kırmızı karlar yağdırırdı. Kalbinin içinde kır çiçekleri açtırırdı. Öyle çok, öyle çok, öyle çok, ölesiye çok yazardı. Senin sevdiğin adam bir yazardı. Gözyaşlarınız birleşir onun ince uzun parmaklarından akardı. Sen şarkı söylerdin, O ağıt yakardı. Sen şiir okurdun, O şarkı yazardı. Sen aşktan kaçardın, O aşkı kovalardı... Öldüğündeyse daha 25 yaşındaydı.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Vaadedilmeyen Gece

Hangimiz daha önce ölecek diye beklemekten yoruldum. O yüzden sana bir kolaylık yapıp ölmeyi seçiyorum. Çünkü biliyorsun sen hayata tutunmayı başarsan da ben başaramıyorum. Affet beni sevgilim, ben gidiyorum. Senin gözlerinde yanan o harlı ateş bende yok artık. Çok yandım, çok söndüm. Ruhum kayp benim, bulamıyorum. Ben kaldırım kenarlarına aidim; ne bir yuvam var ne de sıcak bir kalbe sığınacak kadar sevgim. Sevilmiyorum, sevemiyorum. Ben sadece, ölüyorum... yaşamaya çalışmaktan, yaşıyor taklidi yapmaktan ve her gece kapadığım gözlerimi lanet olası yeni bir güne açmaktan bıktım artık, yoruldum... dünya korkunç bir yer sevgilim, bunu sen de biliyorsun ama sen bu lanet olası yeri seviyorsun. Oysa benim sana sunabileceğim en olumlu gelecek elele ölebilmek. Ama ben senin ölmeni istemiyorum sevgilim, sen mutlu ol, benim yerime de yaşa istiyorum. Seni seven bir ailen olsun, seni gerçekten hakaden ve sana ölüm yerine güneşli bir gökyüzü sunabilecek bir kadınla evlen, ondan yeşil gözlü çocuklar yap istiyorum. Benim olamayacak kadar güzel bir geleceği senin için arzuluyorum. Sen de biliyorsun ki ben sana böyle bir gelecek sunamam. Ben mutsuzum, ben umutsuzum. O kadın olamam, senin için mutlu çocuklar doğuramam ve elli yıl daha yaşıyorumuş gibi davranamam.... kızma bana, ne olur kızma. Sırf senin için yaşamaya çalışıyordum bunca zaman ama artık başaramıyorum sevgilim. Üzülme ne olur, yalvarırım üzülme. Bir damla bile göz yaşı dökme ardımdan. Ben sadece karanlığım, hiç ışık yok içimde. Seni de bu dünyaya katamam, sana bu acıyı yaşatamam. Sana bir gece bile vaadedemiyorum sevgilim. Anlıyor musun? Benim dünyam kapkaranlık, ne ay var ne de bir yıldız. Oysa sen güneşe layıksın, masmavi aşk dolu bir gökyüzüne ve mutlu olmalısın. Sen benim bu dünyada tanıdığım en iyi adamsın ve bu yüzden de yaşamalı, mutlu olmalısın. Ben sadece gözlerinden yanaklarına akıtacak gözyaşı kalmamış bir kadınım. İçimde kocaman bir hiçlik, kara bir delik var. O kara deliğin seni de içine çekip yok etmesine izin veremem, lütfen anla beni sevgilim...

Ay'sız Bir Gece

Saçma sapan insanlarla gidilen saçma sapan bir konser. Bir adam var meydanın ortasında; uzun saçları ve parlayan beyaz teniyle canlanmış bir yunan heykeli gibi.... Çekemiyorum gözlerimi onun üzerinden ve farkediyor O da beni. Bakıyor, gülümsüyor, gülüyor. Hayatımın en içten gülüşüyle kahkahalar atıyor. Sonra aniden gidiyor; üzüntü.... Sonra bakıyorum, dönmüş! Sevinç.... Ve o gece, başlıyor hikaye. Sabahlara kadar konuşuyoruz, o zamanlar uykusundan feragat edebiliyor. 1 saatlik uykuyla kalkıyor ertesi gün. Çok sonralarıysa, bir gece yanımda yatmaktansa uyumayı seçiyor. Ama bunlar çok sonra oluyor.
Güneşiyle tanışan kadın, yani ben, bir hafta sonra güneşine sahip oluyor. Güneşi onu kollarına alıyor ve uzun uzun öpüyor. Kadın ozamanlar öpüşmekten korkmuyor, insanlardan çekinmiyor. Sonra ne oluyor bilinmez kadın değişiyor, insanların içinde öpüşmeyi sevmez hale geliyor. Ama bunlar çok sonra oluyor...
Zaman geçiyor, günler geçiyor, aylar geçiyor, hatta yıllar bile geçiyor. Adam bana çok şey öğretiyor. İnanılmaz bilgi birikimyle beni her daim şaşırtıyor. Daha da önemlisi bir erkek bir kadını nasıl gerçekten sever, o adam işte bana bunu öğretiyor. Çok seviliyorum, çok şımartılıyorum, sarıp sarmalanıyorum. Adam beni ölesiye seviyor. Ben de onu seviyorum. Benim sevgim onun ki kadar güçlü olamıyor hiçbir zaman. Ama bazen kadın, yani ben, öyle aşk dolu gözlerle bakıyorki adama adamın gözleri doluyor. Kadın da o gözlere dalıp kayboluyor. Yıllarca fırtınalarda yıpranmış yelkenlerimle, o güvenli, korunaklı ve huzurlu liman bana kucak açıyor. Sığınıyorum bende sorgusuzca o güzel limana. Ama ruhum özlüyor. Ruhum denizi çok özlüyor. Denizden uzak kalmış bir denizkızı denizi nasıl özlerse, kalbim de o fırtınalı denizleri, aşkı öylesine özlüyor....
Yıllar geçtikçe ben ve o, birlikte büyüyoruz. Büyüdükçe değişiyoruz. Değiştikçe boğuluyoruz. Farklılaştık mı gerçekten bilmiyorum? Emin olduğum tek şey, ikimiz de değişiyoruz.... Zamanla farkediyorumki, benim güneşim sandığım adam, aslında ay çıkıyor. Dünyaysa ben oluyorum. Oysa ben de kendimi hep dünya zannederdim ama güneşin etrafında dönüp durmaktı amacım. Çevremde dolaşan bir ay istemiyorum. İstemediğimiyse çok geç farkediyorum, kabullenemiyorum. Her şeyi anladığımda çok geç kalmış oluyorum ve onu kırmaya, acıtmaya başlıyorum. Yoruluyorum ve yoruyorum. Seviliyorum ama eskisi gibi sevemiyorum. Dokunamıyorum o muhteşemen beyazlıktaki güzel tene, öpüp koklayamıyorum. Ne acı.... Ve benim içimdeki her şey bir çırpıda olmasa da bitiveriyor. Yavaşça ölüyor içimde, ona aşık olan kadın. O öldükçe içim de bir boşluk açılıyor, içim bomboş kalıyor.
Saçma sapan insanların olduğu saçma sapan bir sokakta, bir gün herşey bitiveriyor. Kadın adama ayrılalım diyor. Adam sorgulamadan kabul edip gidiyor. Ve şimdi bu yazıyı yazan yapayalnız bir dünya var karşınızda. Boşlukta kaybolmuş bir gezegen.... Güneşi olmadığı için öldüresiye soğuk. Ayı olmadığı için geceleri öldüresiye karanlık.... Terk etmiş, terk edilmiş, güvensiz, yalnız, bomboş ve aysız bir gece gibi karanlık....

26 Mayıs 2011 Perşembe

İçimde iki kadın yaşıyor ve biri nefes alırken diğeri ölüyor...  Çünkü ben hangisini yaşatmaya karar verirsem diğeri ölmeye mahkum, ikisi birlikte var olamıyor. İçimde her saniye bir kadın ölüyor... Birinin kafasına bir kurşun sıkılıyor içimde, birinin ilaçlarla midesi deliniyor, birinin bilekleri kesiliyor. İçim kan doluyor, içim kan ağlıyor... ve tabanca benim elimde, jileti tutan el benim, o zavallı kadının ağzına hapları dolduran benim. İkisi de nasıl zavallı kadınlarımın, ikisi de nasıl çaresiz. İkisi de nasıl çaresizce bekliyor ölümü ve nasıl çaresizce istiyor yaşamayı... Biri diyorki bana, kalk gidelim, geride bırakalım herkesi ve her şeyi. Oysa diğeri de diyorki, dur ve bak nasıl mutlu bir hayat! Niye gidesin, niye bozasın herşeyi, yetin sana sunulan mükemmellikle.... Biri gürül gürül akan bir SU, bir çağlayan. Diğeriyse bir CAN ruhunu koruyan, ruhuna kap olan... Biri huzur istiyor, ötekiyse heyecan. İkisi birlikte var olamıyor, sürekli içimde birileri ölüyor. Acaba diyorum, acaba ben de mi ölsem onlarla? Nefesimi tutsam, yüze kadar saysam, yüzüm bembeyaz olsa, su durulsa, can korudğu ruhu serbest bıraksa ve ben özgür kılınsam... İki kadın bir bedene sığamıyor. 4 beden küçük pantolonun içine sığmaya çalışmak gibi bir şey bu, onun gibi can yakıyor. Ama ben kıyamıyorum iksine de. Çünkü ikisi de o kadar güzel ve haklılarki, onlar öleceğine ben ölüyorum yavaş yavaş. Evet kendi kendimi yiyip bitiriyor, onları öldüremedikçe, bir seçim yapamadıkça, ben ölüyorum. Hem de yavaş yavaş ölüyorum, acı çekerek. Ama onlar içimde biyerde yaşıyorlar ve onlar da benimle birlikte ölüyorlar yavaş yavaş. Yaşam sürelerini biraz daha uzatmaktan başka elimden gelen bir şey yok neyazıkki. Ama güzel olan bu sanırım. Hep birlikte aynı bendende doğduk ve hep birlikte aynı bedende öleceğiz. Eşit ve adil olan bu...

8 Mayıs 2011 Pazar

Bir Damla Var Elimde


Eski bir masal vardır buralarda. Dilden dile, nesilden nesile aktarılır durur. Zamanın birinde, aslında hiç olmayan bir ülkede, bir denizkızı yaşarmış. Bu denizkızı talihsizliğin en alasını yaşayıp, bir denizciye sevdalanmış. Denizkızı ne kadar güzelse, denizci de o kadar yakışıklıymış. Denizci, denizkızını, güneşin parlattığı suyun içinde görünce vurulup kalmış, denizkızına aşık olduğunu sanmış. Ama denizkızları, denizcilere şarkı söyleyip, onları kendilerine aşık edip, denizcilerin gemilerini kayalıklara sürükleyip, onları öldürmek için varlarmış. Zavallı denizkızı, denizciye o kadar aşık olmuş ki, o güzelim sesini bir daha asla kullanmamaya, asla şarkı söylememeye kararlıymış. Diğer denizkızları bunu öğrenince çok kızmışlar ve denizkızını öldürmeye karar vermişler. Bunu duyan denizci, biricik aşkının öldürülme tehlikesiyle çılgına dönmüş ve atmış ağını denize, denizkızını kurtarmış. Korkudan deliye dönen genç aşıklar ne yapacaklarını bilememişler önce. Denizci, denizi olmayan bir kente kaçıp, saklanmayı önermiş sonunda. Denizkızı da çaresiz kabul etmiş. Aşkı yanında olduğu sürece bir küvetin içinde bile yaşamaya razıymış. Ama gel zaman git zaman, denizkızı güzelliğini, ışıltısını kaybetmeye başlamış. Çünkü; o, tüm bunları, deniz ve güneşin birlikteliğinden alırmış. Denizcinin yüreği burkulurmuş denizkızını her böyle gördüğünde, çok üzülürmüş. Ama sevgilisini denize götürdüğü anda, orada öldürüleceğini bilir, buna göz yumamazmış. En sonunda, bir gün dayanamamış denizci, kaçmış gitmiş. Sevgilisinin gözü önünde eriyip gitmesini daha fazla izleyememiş. Zavallı denizkızını, o denizsiz kentte bırakıp kaçmış. O lanet olası, denizsiz kentte, birde üstüne aşksız kalan denizkızı, zamanla eriyip gitmiş o küçücük küvetin içinde…
                                                                                
“Tüm kaybolanlar kaybolmuşlara rastlarsa zamanın birinde   Tek bir damla gözyaşım göle düşerse   Ellerimden kayıp gidince…”

Yıkık dökük, ucuz bir tavernada, yaşlı bir denizciye rastlamıştım zamanın birinde. Ağlamak için bir damla gözyaşı dileniyordu. Yanıma yaklaştı ve “Lütfen, hayatım boyunca hiç ağlayamadım. Oysa ben bir denizciyim. Her yanım tuz ve su, evet her yanım tuzlusu! Ama ben hiç ağlayamadım… Bana birkaç damla gözyaşı veriri misiniz? Lütfen, ölmeden sadece bir kez olsun ağlamanın tadına bakmak istiyorum.” dedi.
Ağladım! O yaşlı ve tuz kokan denizci için, gözlerimden saatlerce tuzlu sular akıttım. Hayatı boyunca acılarını yanaklarına akıtamamış, yüreğine kapatmış bir zavallı için saatlerce ağladım… Ve artık, yalvarma sırası bendeydi.
Cam bir kavanozda biriktirdiğim gözyaşlarımı, yitik denizcinin burnunun ucunda sallayarak yalvardım. “Lütfen!” dedim ona. “Lütfen bu gözyaşlarını alın ve o denizsiz kentte unuttuğunuz, o lanet olası denizsiz kente sıkışıp kalmış denizkızını kurtarın bu gözyaşlarıyla!...”

Çelişki

Bir kız var çok uzakta değil sanki ama elimi uzatsam tutamam,hani vardır ya öyleleri...Bir kız var yaşla dolu gözleri.Hani diyorum omzuma yatırsam,kollarımla sarsam,o ağlasa içli içli...Sanki dokunsam parçalara bölünecek o masum,korunmasız yüzü.Ahh nasıl yaralanıyor,hayata tutunmaya çalışırken nasıl da kayıyor elleri.Maske sanıyor evet! Herkesi, her şeyi maske sanıyor.Bir kız tanıyorum kendi yüzünü maske sanıyor.Çünkü bilmiyor; gözleri kendini ele veriyor.O kendini şeytan sanarken hayat hep ondan kurnaz çıkıyor ve onun gözleri damla damla yüzünden akıyor.Gözlerinden akan melekler yüzüne bulaşıyor,boynundan inip sol göğüsünün altında kayboluyor.Kendini şeytan sanan maskeli kız melekleri hep kalbine hapsediyor...

Peri Masalı

Ben bir periyim. Arada bir dünyaya inerim. Birkaç insan toplar evime götürürüm. Benim dünyamda kuşlar yok, oysa ben kuşları çok severim. Topladığım insanları parlak, gümüş kafeslere koyarım. Nedendir bilmem ama dünyada görünmez parmaklıklarıyla mutlu mesut yaşayan o insanlar, parmaklıklar benim dünyamda görünür olunca çok öfkelenir, özgürlükleri için çırpınır, yalvarır, ağlarlar. Oysa ben onları üşümesinler diye sıcak tutarım, karınlarını doyururum. Dünyalarında ellerinde ne varsa onlara sağlarım yani, hatta belki daha fazlasını.... Ama benim kafesten dünyamda yetmez kendi dünyalarındaki olanaklar onlara. Görünmez zincirleriyle mutlu yaşayan o insancıklar, benim parmaklıklarımı görünce bir garip olurlar. Sanırım gerçeklerin gözlerinin içine sokulmasından hoşlanmıyor bu insanlar. Görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Ben yine de severim onları izlemeyi, hem de uçamamalarına rağmen. Çünkü güçlerini kat kat aşan o parmaklıkları kırıp kaçmaya çalışmaları çok komik gelir, eğlendirir beni. Bir de şuna hayret ederim; hiç pes etmez bu insanlar. Yorgunluktan bitap düşüp, uykuya yenilinceye kadar savaşır dururlar. İçlerindeki umut hiç tükenmez. Zaten o kadar zavallılar ki, tutunabilecekleri tek şey olan umudu da kaybedenler fazla yaşamaz, zayıf ve ölümlü bedenleri yenik düşer hemen, ölüveririler. Ama bazıları çok dişlidir, umudunu yüreğinin en derinliklerine saklar ve asla vazgeçmez. İşte böyleleri çok nadir çıkar ne yazık ki karşıma. En fazla 5 kafeste bir. Oysa onların olduğu kafesler nasıl da canlıdır, bir görseniz! Hep bir isyan, hep bir savaş, hep bir kaçıp özgürlüğe kavuşma çabası… Çoğu zaman öyle kafeslerdeki direnen insancıkları salıveririm. Çünkü bilirim; onlar yaşamayı, özgür olmayı hak edenlerdir. Çünkü onlar, asla pes etmeden direnenlerdir. Hem de bilemezsiniz nasıl güçlü ve güzellerdir… O nadir görülen cesur insanlardan olanlar aralarında en çok sevdiklerimdir. Biz perilerde siz insanlar gibi sevdiğimiz şeylere kıyamayız hiç, istediklerini yapıveririz hemen. Ben de dayanamam, istedikleri özgürlükleri; kendi dünyalarını geri veririm onlara. Hem de bile bile kendi dünyalarının benim kafesimden daha iyi olmadığını… Biraz da onlara güvendiğimden salıveririm aslında, belki bu özgürlük mücadelelerini kendi dünyalarında da verirler ve görünmez zincirlerini ortadan iki ye ayırırlar diye. Açıkçası henüz çok başaran olmadı aralarında. Ama onları izlerken öğrendiğim tek şey varsa o da umudunu kaybetmemektir! Ben de umutla bekliyorum yıllardır belki biri zincirleri koparır, görünmez parmaklıklardan da kurtulur, bütün insanlık onunla özgürleşiverir diye…
26.04.2010

Mor



Sigarayı kemikli sağ eliyle paketinden çıkarıp dudaklarına götüren kadının ince, uzun parmakları ateşe uzandı. Kırmızı tırnaklarıyla uyum içinde olan kırmızı çakmağı yaktı ve ateşin kızılı dünyayı kapladı. Tuzlu göz yaşı yağmurlarının dindiremediği bu kızıl ateş; aslında uzun kızıl saçların sahibi, kırmızı tırnaklı kadının içinde yanmaktaydı. O an dünyada her şey kırmızı ve tonlarıydı. Oysa aşkın rengi maviydi. Ve bundandı ki; kadın aşksızdı.

Tam üç hafta önce, masmavi gökyüzünü güneşin ısıttığı bir günde kaybetmişti kadın tüm mavilerini. O güzelim buzlu deniz mavisi gözleri bile kararmıştı yavaş yavaş... Aynaya her bakışında maviden biraz daha nefret etmişti kızıl saçlı kadın. Mavi duvarlara kırmızı boya balonları fırlatmıştı günlerce. Ve yavaşça, kendi bile farkedemeden, mavi gökyüzünden bile korkar, kaçar olmuştu. Artık gecelerin karanlık renksizliğine ve o yırtıcı kırmızı-kızıl tonlara aitti. Sigarasından bir nefes çekti, bir damla daha gözyaşı akıttı, O’nu düşündü, özledi ve ağzından yavaşça dumanı bırakırken kendinden de maviler kadar nefret etti. Çünkü bütün bendenini kırmızıya boyasa bile, kadının ruhu ve kalbi hala masmaviydi. Aşıktı kadın, hem de çok aşıktı. Tüm mavilerini çalıp kaçan insana hala aşıktı. Bu yüzden aşktan da, maviden de, O’ndan da nefret ediyordu ve tabi kendinden de...

Kırmızı tırnaklarının arasında tuttuğu sigarayı kül tablasına bastırırken, daha önce aşık olduğu kişiler ve O geçiyordu kafasından. O hepsinden farklıydı kadın için. Çünkü kadın O’nun için tüm dünyayı, tüm sevdiklerini karşısına almıştı. Kadın, sevdiği kişi için savaş meydanına çıkmanın, O’nun için kendi hayatını riske atmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu.. Kaç kişinin ruhunu öldürmüştü O’nun için? Ya kendi ruhu, kendi ruhunu kaç parçaya bölmüştü sevişmelerinin ardından geçirdiği yalnız ve uykusuz gecelerde? Ama, bunların hiçbiri önemli değildi kızıl saçlı kadın için. Hepsini bilerek ve isteyerek yapmıştı aşık olduğu insan uğruna. 

Güzel günler geçirmişlerdi birlikte, güzel hatıralar biriktirmişlerdi. Kadın, en zor günlerinde O’nun yanındaydı hep. O’nun boşandığı eşinden olan biricik oğlu ölmüştü, kadınla tanışmalarından bir yıl önce. Kadın, hiç unutmazdı bunu kendisine ilk anlatışını. Nasıl da sarılıp hüngür hüngür ağlamışlardı birlikte, sonra da sızıp kalana kadar şarap ve tütün tüketmişlerdi o gece. Asla çekilmeycek bir filmin senaryosunun isimsiz kahramanları gibi yaşıyorlardı hayatlarını ayrılmadan önce. Uzun süredir birlikteydiler ve birbirlerini gerçekten çok sevdiler. Belki de herhangi bir kadınla herhangi bir erkeğin birbirini sevebileceğinden daha çok sevdiler birbirlerini. Ama yaşadıkları toplum onları hiç sevmedi. Zamanla komşuları, birlikte yaşamalarından rahatsız olmaya, aileleri de onlara “ne halt ettiklerini” sormaya başladı. En başlarda ikisi de çok cesurdu, korkmadan savaşıyorlardı. Fakat O, yavaş yavaş yorulmaya ve pes etmeye başladı. Kadın, yaralı arkadaşını sırtında taşır gibi, O’nu sırtında taşıyordu bu savaşta. Pes etmemeye kararlıydı. Ama O, Kadın’ın bu gerçeği anlamasından çok önce bırakmıştı savaşmayı, kabul etmişti yenilgiyi...
Kadın bir gün evlerine geldiğinde, O’nun yatağa bir mektup bırakıp gittiğini anladı:
“Sevgilim...
Nasıl analatabilrim ki sana içimdeki acıyı? Kalbimdeki bütün kuşlar öldü sevgilim, hepsini öldürdüler. Ve onlar adına bu yıl ben göç etmek zorunda bırakıldım. Anlıyorsun değil mi?
Sana benimle gel diyebilmeyi öyle çok isterdimki. Ama kalbimdeki kuşları öldürmelerinin nedeni, seninle olan ilişkimdi, sana olan aşkımdı... Yoruldm artık sevgilim. İçime her dönüşümde birini daha ölü bulmaktan çok yoruldum. Yanlış zamanda doğmuş, doğru insanlardık ne yazıkki, sen ve ben.

Bizi ancak bizim gibi kadınlar anlar birtanem. Ama onlardan da çok fazla yok, seninde bildiğin gibi. Bizim gibi cesur, bizim gibi özgürlüğüne düşkün ve bizim gibi aşık kadınlar. Onları da kalbimdeki kuşlar gibi, seninle benim gibi öldürüyorlar aşkım... Her birini, teker teker ve hepsini, hem de tek bir kurşunla, her birini öldürüyorlar... Hem de her birini, hem de tek bir kurşunla, seni, beni, kuşları, onları, hepimizi... Öldürüyorlar bizi...

Seni her zaman çok seveceğim meleğim. Özür dilerim...”

Kadın, O’na, yani diğer kadına aşık olmuş, tüm mavilerini ona vermişti. Güzelim buzlu deniz mavisi gözlerini bile... Ama O haklıydı. Her birini teker teker öldürüyorlardı. Kadın da daha fazla dayanamadı. İçindeki tüm mavilerden kurtulmak istedi o an. Tabancayı kemikli sağ eliyle masanın üzerinden alıp şakağına dayayan kadının ince, uzun parmakları tetiğe uzandı. Kırmızı tırnaklarıyla uyum içinde olan kırmızı kan, kadının alnından akıp, kızıl saçlarına bulaştı. Yatağın üzeri kıpkırmızı kanla kaplandı. Ve o kızıl kan tüm mavileri kırmızıya boyadı. O an dünyada her şey kırmızı ve tonlarıydı. Oysa aşkın rengi maviydi. Ve bundandı ki; dünya aşksız kalmıştı...


09.09.2010

Bal

Dünya hergünki gibi dönüyor ve sen gidiyorsun. Çünkü sen gitmeye mahkumsun, bense kalmaya. Kalk ve denize yürü sevgilim. Uzun uzun bak köpüren dalgalara. Çünkü ben masaldaki denizkızıyım, prensi kendine aşık edemeyip köpüğe dönüşen.... Beyaz bir tüyüm, az önce bir martının kanadından saçlarına düşen.... Sense; bir adamsın, çokca vücutla sevmeden sevişen, aşk nedir bilmeyen, daha küçücük yaşında uçurumdan aşağı düşen. Oysa sevgilim sen benim insanlığa olan umudumdun, bir aşk biterken içime çektiğim gökyüzüm. Sevgilim sen benim gecemin en parlak yıldızıydın, sonradan kara deliğe dönüşen....
Bu bir zaman tüneli sevgilim, bu bir tuzak. İşte şimdi B.İ.S adasındayız ve balıklar fısıldıyorlar, sana gitme diye yalvarıyorlar. Bense bakamıyorum göz bebeklerindeki kara deliklere ve göğüsündeki uçurumdan yuvarlanıyorum. Neden elimi tutup beni kurtarmıyorusun? Bak gökyüzene, yıldızlar yeryüzüne yuvarlanıyorlar, bütün insanlığı öldürmek istiyorlar. Hepsi senin suçun biliyorsun, gitmeyi seçerek insanlığı yok ediyorsun. Ve bunların hepsi senin suçun biliyorsun! Neyse boşver, çırpınmaktan yorgun ses tellerim, nasolsa sesimi duymuyorsun.... Gel otur yanıma sevgilim. Beyaz köpükler heryerde. Biliyorum dalgalar seni yutacak biraz sonra ve ben yalnız kalacağım bu kumsalda. Çünkü sen gidiyorsun, insanlığa olan umudum... Bunların hepsi senin suçun!

Ve şimdi ben uçurumun başında kendi düşüşümü seyrediyorum. Elimi uzatsam tutamam ki. Ellerim gözlerimden akan yaşları silmekten ıpıslak. Yok. O yok artık. Sadece bildiğim bu. Olmayan biri var hayatımda. Hiç bir zaman olmayacak biri. Neden? Gitmesi gerekiyordu ama neden? Düşmemeliydi oysa. Benim ruhum o uçurumdan düşmemeliydi. Ama ben düştüm o da gitti... Hayır hayır, önce O gitti, sonrasında uçurumdan düşen bir kadın gördüm. Uzun saçları rüzgardan dalgalanıyor, dağılıyordu ve kadın yavaşça beyaz köpüklerle kaplanıyordu. Uçurumun aşağısundaki denize ait bir köpük oluyordu, yok oluyordu....

Ahh yok olmak, nasıl da özledim seni!

Ve sonrasında insanlar bana bakıp şöyle dedi: “Rüzgarda savrulmaya bıraktığı uzun saçları ve aşk dolu bir kalbi vardı. Rüzgar fırtınaya döndüğündeyse ne uzun saçları kaldı ne de aşık olacak bir kalbi vardı... Gözleri güneşe baktığında bal rengine dönerdi ve siz bal gibi de bilirdiniz yüzündenki gülümseyişin gerçek olmadığını, kalbinin çok ama çok acıdığını... “.
15.04.11