20 Şubat 2013 Çarşamba

Çirkin



Bu dünya bize, çok uzun bir ölüm vaat ediyor sadece. Kulaklarını kapamanı öneririm. Bunlar duymak istediklerin olmayacak.
Bir ölümün içinde yaşamayı anlatamam çünkü sana. Ölümler diyarında yaşayan insanların arasına katılmamanı önerebilirim sadece. Ama haklısın, kimse sana ne istediğini sormayacak.
Bazı acılar çok üşütüyor ellerimi…
Umarım senin ellerinde, bu diyarda bu kadar üşümez. Kör olmayı dilemezsin hiçbir zaman, benim dilediğim gibi.
Umarım çocuk, aşkı, sadece aşk yaşamak istediğin için yaşarsın. Acıya tutunmak için değil.
Çünkü bu diyarda insan, tutunacak acı arıyor. Umut, mutluluk falan değil.
Öyle büyük acılar var ki gören gözler için; tek bir noktaya sabitlenmiş, aynı yeri sürekli olarak delen bir acıya,
diğerlerine dikkatini vermeni engelleyen bir acıya,
muhtaç kalıyorsun.
Gelme bu diyara çocuk, fazla çirkin…

17 Şubat 2013 Pazar

Aşk, yeşil gözlü bir kız çocuğudur.


Seninle içinde kocaman bir kitaplık olan bir evimiz olsun ve o kitaplarla kaplı odaya bir çocuk doğuralım isterdim. Gözleri yeşil olan ve kitaplarda büyüyecek bir çocuk.  Kız çocuğu. Aşka benzesin en çok. Âşık kadınların olduğu kitaplarda yetişsin ve öyle büyüsün. Bir çocuğumuz olsun, aşk gibi.
Böyle hayaller kuruyorum işte. Sonra tüm bunlara bakıyorum, hayallere. Sen bir kez bile sevgilim diyemeyeceksen bana, bunca sevginin ne anlamı var ki? - diye soruyorum göz bebeklerine. Çünkü kulakların beni duymuyorum. Göz bebeklerinle konuşuyorum.
Biz diye bir şey olamayacağı için mi, bizim hakkımızda bu kadar sustuk? Sen kendin hakkında, ben kedim hakkımda konuştuk durduk. Yani biz olamadık da sen olduk, ben olduk. Peki, ben neden böyle yaptım, neden bu kadar çok sustum? Çünkü sen korkaktın ve ben cesaretimin seni kaybetmesine izin veremezdim… Seni sevdim, çokça sevdim. Gökkuşağının renklerini teninde bulurcasına sevdim. Ellerinin arasına sığar gibi, parmaklarını çok üşüyen bedenime yorgan niyetine örter gibi…
Gökyüzü yok ya şimdi içimde, gece göğü yüzün oldu ya hani, göz bebeklerinde kaybolasım var. Gecemi ver bana. Dolunayı özledim, gözbebeklerini… Parmaklarım nasıl sivriler, yüzün kanıyor. Dokunamıyorum, sevemiyorum. Kanayan yerlerinden öperim adını. Öpe öpe iyileştirecektim oysa yaralarını. Ama parmaklarım nasıl da sivri. Önce kanat beni, sonra da kanayan yerlerimden öp. İyileştirme ama. Hep sana kanamak isterim iznin olursa, hep sana acımak…
Adını haykıran şarkılar dinliyorum şimdi, özlemimden taşıp doğuyorum. Aşk doğurdu beni, annem-babam oldu. Sonra öldü. Ben onu doğurdum. Aşkı seninle doğurdum. O bizim kitap cümlelerinde büyüyen, yeşil gözlü kız çocuğumuz. Yuvasızız biz. Babasızız. Babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz…
Oysa şimdi, aşk yerine hem de, bir şiirin içindeki bütün yoksunluklara gebeyim. Tüm korkum “bu kelimelerden aynı şeyleri mi anlıyoruz?” yalanı üzerine kurulu. Ben yalnızım ve bu iyi. Oysa senin yerin çift kişilik yataklar, üç kişilik çekirdek aileler. Üstelik birlikte pikniğe gitsek mesela, tüp patlar. Arabaya binsek lastik. El ele tutuşup denize koşsak belki, balıklar bile ölür. Ve gökyüzü baktırmaz kendine, yan yana uzansak çimlere, bulutlar şekil değiştirmez. Anla işte, ait değiliz ya hani, birbirimize…