27 Ocak 2012 Cuma

Kaybedilmiş Gökyüzü

Kalbim o kadar çok parçaya bölündü ki, birleştiremiyorum. Zaten, yapbozlarla uğraşmayı küçüklüğümden beri hiç sevmemişimdir. Ama bu parçalar camdan gibi, kırılmış bir ayna gibi. Sürekli batıyor, kanatıyor, acıtıyor... İçime dönüp baktığımda, o kırık aynada, ayna parçalarında, yüzümü görüyorum. Bu ben değilim sanki, eskiden olduğum kişi değilim artık, biliyorum. Bunu bilmek acı veriyor. Ait olduğum yerde değilim, kaybolmuş gibiyim. Yaşadığım hayat, benim olamayacak kadar karanlık; oysa ben ışığı severim. Geceleri gökyüzünde parlayan yıldızların ve ayın ışığını... Her gece odamın içindeki oksijen bitiyor gibi, nefessizlik başlıyor. Camları açıyorum, perdeyi aralayıp dışarı bakıyorum, ışıkları yakıyorum ama, yine de olmuyor. Ne odamın içindeki ışık içimdeki karanlığa bir umut ışığı ekleyebiliyor ne de gökyüzündeki yıldızlar. Çünkü benim içimdeki tüm ışıklar ve umutlar yok oldu, gökyüzüm kayboldu. İnanmadığım bir hayatı yaşıyorum. Yarından beklediğim hiçbir şey yok. Beni hayatta tutan bir güç de kalmadığına göre nasıl oluyor da hala kalbim atıyor hiçbir fikrim yok gerçekten. Tek bildiğim, hayat bir şekilde devam ediyor. Zaten hayatın devam etmesiyle ilgili bir sıkıntım olmadı hiçbir zaman, devam edemeyen benim. Hayat önümden akıp gidiyor ve ben de olduğum yerden onu izliyorum, beni es geçmesine izin veriyorum. Çok küçükken dolabıma “Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin!” yazmıştım ve hep bu söze inanarak yaşadım. Ama şimdi korkaklığın ve aptallığın değerini anladığım günlere geldim. Keşke diyorum bazen, bildiğim şeylerin yarısını unutsam! Mesela toplumsal cinsiyet rollerinden hiç haberim olmasa ya da insanların eşit olması gerektiğine dair bu kadar güçlü bir inanca sahip olmasam. Dünyayı ve insanları değerlendirdiğim tüm ölçütler ortadan kalksa ve yepyeni, saf ve bilgisiz gözlerle görsem her şeyi. Veya yaşamaktan korktuğum için bir kenara çekilmiş olsaydım keşke. Ama ben umutsuzluktan ve inançsızlıktan ötürü çekiyorum hayattan elimi ayağımı. Olsun, en azından bu şekilde biraz da olsa korunabilirim belki. Enazından aldığım yaralar iyileşene kadar ve içimdeki cam kesikleri geçene kadar burda kalmalı ve hayatın beni es geçmesine izin vermeliyim, biliyorum. Çünkü bundan sonra alacağım tek bir darbe sonum olur. Bu kadar güçsüz, ışıksız ve umutsuzken ince bir cam kesiği bile parçalanmış ve unufak olmuş kalbimi, atom altı parçacıklarına kadar yok edebilir. Üzgünüm verdiğim sözler, üzgünüm hayatı sevişim ve üzgünüm insanları algılayış biçimim, geçici bi süre için ayrı düşmek zorundayız...

8 Ocak 2012 Pazar

Birkaç Damla Siyah Gözyaşı

Hani bazı geceler vardır, kendini çok kötü hissedersin, üzgünsündür. Başını yastığına koyup uykuyu beklersin ama gözyaşların karşılar geceyi. Sessiz sessiz ağlarken bir de bakarsın ki, rimelin bulaşmış yastığa. Yastığa bulaşan, siyah rimel lekelerine bakıp bir de onlara ağlarsın hani, o acıklı hallerine... İşte bir kadın en çok o an kadındır. Yaşlar gözlerinden, boyalar kirpiklerinden ve acılar yüreğinden akarken. Çünkü bu ağlayış çok farklıdır, adeta çığlık atar aşktan ağlıyorum diye ve siyah leker bırakır etinde. Kadınlar siyahın en koyusunu, en karanlığını o an yaşarlar işte, bir rimelin yastıklarında bıraktıkları saçma sapan izlerde... Kadın ağlar, rimel akar, rimel aktıkça kadın daha çok ağlar. Nedir bu kadar acıklı gelen ne kadın anlar ne de rimel anlar.

Özgürlük Balığın Bedeninde Saklı



"Ölülerin üstüne basarak yürümekten yorulmuşsan 
bir balık olduğunu da düşünebilirsin. "
Emrah Serbes

Bileklerini kağıtla kesip ölen bir kadın tanıyorum. Jilet, cam ya da bıçak; hiçbiri bir kağıt kadar can yakamaz....

Ben artık insan olmak istemiyorum anne. Balık olsam mesela... Denizde yüzsem özgürce. Sonra benden daha büyük ve ondan daha büyük bir balığa yem olacak bir balığa yem olsam. Aynı insanken olduğu gibi.... Ama yaşarken hiç bilmesem bu gerçeği. Balığım çünkü ben, bilemem. Birden olsa her şey, kısa ama düşüncesiz ve suların içinde kıvrılan bir yaşamım olsa böylece. Farkındalığın olmadığı, ferkedilebilecek en büyük şeyin suyun tatlılığı ve açlığımın birleşimi olabileceği bir hayat sürsem. Sonra gitsem kendimden küçük bir balık bulup yesem, hem de bunun yanlış olup olmadığını hiç düşünmeden. Güzel olmaz mıydı anne, öylece yaşasam ve öylece ölsem?
Yalnızlık olmasa mesela, sürüye kapılıp göç etsem. Düşünmesem, konuşmasam, böylece anlaşılma isteği hiç duymasam. Bir de düşünsene, her yanım tuzlu suyla kaplıyken hiç ağlamasam. Zaten gözyaşından yapılmış bir denizin içinde yüzerken, gözyaşı damlalarına ihtiyaç duymasam. Küçük ve kırmızı bedenim denize katkı yapmak için bile tuzlu su üretmese hiç. Güzel olmaz mıydı anne, hiç anlaşılmaya çalışmadan, hiç yalnız kalmadan ve hiç ağlamadan öylece yaşasam?
Balıklar nasıl da özgürler farkında mısın anne? Hiç kimseye bağlı veya bağımlı değiller. Sadece yaşamsal işlevlerini yerine getirip varoluyorlar. Mesela aşık olmuyorlar bu yüzden de hiç aşk acısı yaşamıyorlar. Hem sonra, anneleri bile ölse kayıplarının farkına varamıyorlar, ağlamıyorlar. Balıklar bağımsızlar anne. Hani Can Yücel diyor ya bağlanmayacaksın hiçbir şeye öyle körü körüne diye, işte balıklar bunu gerçekleştirebiliyorlar...
Ben de balık olsam anne, bağımsız , duygusuz ve düşüncesiz olsam ve bunlar yüzünden yargılanmasam. Öylece yaşasam ve yaşamın sonunda hiçkimse farkına varmadan kaybolsam... Güzel olmaz mıydı anne?