30 Aralık 2012 Pazar

Göl


Siyah beyaz bir fotoğrafa sıkışmış, rengarenk bir gökkuşağı düşün. İşte öyleyim! Çarpıtılmış bir gerçekliğim var; ne kendimin, ne de olmasını istediklerimin. Oluşan, biçimlenen doğrular var; korkular ve çaresizlikler de. Kaybedilenler, açılan ve bir türlü kapanmak bilmeyen yaralar.
Bir şeye dönüştüm ve elime bir şey tutuşturdular, onunla ne yapacağımı bilemediğim bir şey. Tanımlayamıyorum, ya bir kalp ya da bir el bombası. Artık o içine doğduğumu düşündüğüm isyan yok, damarlarımdaki kan sakin akıyor. Ben artık bir nehir değilim, ulaşmayı hedeflediğim bir deniz de yok zaten. Kendine ait, kendinde kaybolmuş, kendini tanımayan bir göl olabilirim ancak. Sınırlarını bilmeyen bir göl.
Bir - çok - şey çokça eksikken, bir - çok - şey fazlasıyla fazla. Dönüştüğüm şeyi çözemiyorum. Bir gökkuşağı veya bir kelebek değilim. Eskiden de bildiğim ama çözdüğümü düşündüğüm şeyleri, aslında çözmekten çok uzakta olduğumu fark ediyorum. Elime verdikleri şey, içine doğduğum isyan bastırıldığında fazla anlamsız ve tanımlanamaz kaldı. Eğer bir el bombasıysa, isyan günlerinde çok işe yaramış olması gerek, fakat artık anlamsız ve yararsız. Eğer bir kalpse, bu sakinlikte daha iyi ne olabilirki? Ama iyi gelmiyor; fazla hoyrat ve bağımsız bir şey bu. Huzurumu kaçırıyor; beni, her şeyin sonsuza kadar durağan olduğu bir sakinliğin içinde, hareket edemez halde, huzursuzlğa terk ediyor. İşkenceci bir şey bu elimdeki. İşkenceci bir şey, ama ne? İnsanın elinde olan bir şeyin kontrolünde olmaması ne kadar garip değil mi? Tıpkı bir kol saati gibi. Sana ait bir şey ama kontrol edemediğin bir şey, tıpkı zaman gibi.
Galiba dönüştüğüm şeyi buldum: ben bir saatli bombayım ve elime tutuşturdukları şey de saatim. Bu tam bir işkence; patlayacağımı ve insanlara zarar vereceğimi biliyorum, sevdiklerimi yaralayacağımı. Hem de bunu tam olarak ne zaman yapacağımı da görüyorum, elimdeki sağ olsun. Ama kontrolüm altında değilim ve olacak olanları engelleyemiyorum. Gidişatı değiştiremiyorum. Ne kadar uğraşsam da, o lanet atasözündeki gibi her şey yine olacağına varıyor. Evet, çevremdeki bu durgunluk, sakinlik de bundan; burada hiçbir şey değiştirilemiyor! Oysa ben değiştim ve buna eminim. Bu da demek oluyor ki alsında benim değişimim de kendime ilgili bir şey olmaktan çok, dıştan gelen bir dayatma, bir “her şey olacağına varır.” durumuydu. Artık şuna ben değiştim diyip durmaktan vazgeçsem iyi olacak, çünkü, aslında ben değişmedim, dönüştürüldüm. Ve dönüştüğüm şeyin ne olduğunu, özelliklerini ve sınırlarını bilmiyorum. Korkutucu ve acı verici bir çok duygu. Umut ve mutluluk, uzun zamandır yoklar. Değiştiremediğim her şeye sinirliyim, hem de çok ama çok fazla sinirliyim. O kadar sinirliyim ki mutsuzluğu hissedemiyorum. Sadece sinirliyim, çok fazla sinirliyim. 

9 Aralık 2012 Pazar

Salt.


Bu büyük bir yoksunluk. Çünkü anlaşılacak kimse yok. Anlaşamıyorum. Bu büyük bir yoksunluk. Düşünmeme veya üzülmeme çabasınsda olmamalıyım, kendime sık sık bunu öğütlüyorum. Yine de çabalıyorum. Çünkü dedim ya, bu büyük bir yoksunluk.
Biri demişki bugünlerde, teyzeler amcalar varmış; simit satar, mendil satar, onurlu yaşarlarmış. Bir de şerefsizler varmış, kömür ve yiyecek torbalarına kendilerini satarlarmış. Çünkü şerefsizmiş onlar, bu aralar yaşayan, varlığını sürdüren biri öyle demiş. Ben de bilmiyorum kimmiş. Az da olsa, bildiğim şeyler de var ama. İnsanların süreçler yarattığını öğrendim, sonra o süreçlerin de insanlar. Süreçlerin insan doğurması nasıl uzun bir zaman alır hiç düşündün mü? Ben şimdi düşünüyorum, 9 yıl 10 ay olabilir mesela. Öyle değildir mutlaka ama öyle olsun hadi, ne fark eder ki? Peki ya insanlar açsa, aç bırakılmışsa, üşüyorlarsa? Gecenin, karın içinde boğulduğu bir anda, bir annenin çocuğunu ısıtmaktan başka daha büyük bir derdi olabilir mi? Olursa da buna şeref denebilir mi?
Neden her şey salt iyi veya salt kötü olmak zorunda?
Daha kötüleri de var bugün, benim özbeöz kendi salt kötülerim bunlar, bir erkek beyninin süreçleri dölleyerek var ettiği insanlar, kızamam. O kadar çok çok-boyutlu ki, anlatamıyorum. Dolayısıyla da –anlaşılamıyor değilim!- anlaşamıyorum. Bir taraftar var, takımının futbolcusunu öpen, sosyal medyada cirit atıyor resmi. Resmin altında “boşuna top-ibne-homo demiyoruz biz bunlara” tadında, cümle dahi oluşturamayan kelimler. Hani çok biliyosun ya (!), çok entellektüelsin ya (!) futbol endüstrisinden giriyor 3 f’den çıkıyor beynin falan... Yalan. İşte bu da salt kızgınlık. Eee ama daha demin süreçler insanlar doğuruyor diyordun, hadi buyur, nasıl kızacaksın şimdi? İşte o kızgınlığı kapatmak için vur kurama, vur soyuta, vur vurabildiğin yere, yeterki hissetme!
Ama dur daha bitmedi, gün yeni başlıyor. O kız(ama)dığın resim, takımın formasını giymiş, öpüşen eşcinsel bir çiftin resmiyle birleştirilecek daha. “Aradaki yedi farkı bulun.” diyecekler. O süreçleri dölleyen erkek beyinlerin çocukları, kendilerinden olmayanı hemen küfürleştirecekler, aşağılayacaklar, başkalarını aşağılamak için kullanacaklar. Sonra işte sen dayanamayıp sayıp, söverek kızarken onlara, biri çıkacak birilerine şerefsiz diyecek. Bu sefer de ona kızacaksın, “ Tanımadığın, etmediğin, onu var eden süreçlerin belki yamacından bile geçmediğin insanlara şerefsiz demek, ötekileştirmek ne kadar kolay! İnsanları gerçekten anlayamıyorum...” diyeceksin.
En sonunda “Eee o zaman ben kendimi de anlayamıyorum galiba lan?!” diyip, uyuyamayacak, yataktan kalkacak, kendine de bir güzel sövecek, “ Anca konuş, bir bok yaptığın da bildiğin de yok zaten!” diyeceksin. Ama tabi sen yapar mısın bunları bilemem. Çünkü ben anlaşamıyorum. Yazımı yazdım, içimi döktüm, şimdi defolup gidiyorum.