30 Aralık 2012 Pazar

Göl


Siyah beyaz bir fotoğrafa sıkışmış, rengarenk bir gökkuşağı düşün. İşte öyleyim! Çarpıtılmış bir gerçekliğim var; ne kendimin, ne de olmasını istediklerimin. Oluşan, biçimlenen doğrular var; korkular ve çaresizlikler de. Kaybedilenler, açılan ve bir türlü kapanmak bilmeyen yaralar.
Bir şeye dönüştüm ve elime bir şey tutuşturdular, onunla ne yapacağımı bilemediğim bir şey. Tanımlayamıyorum, ya bir kalp ya da bir el bombası. Artık o içine doğduğumu düşündüğüm isyan yok, damarlarımdaki kan sakin akıyor. Ben artık bir nehir değilim, ulaşmayı hedeflediğim bir deniz de yok zaten. Kendine ait, kendinde kaybolmuş, kendini tanımayan bir göl olabilirim ancak. Sınırlarını bilmeyen bir göl.
Bir - çok - şey çokça eksikken, bir - çok - şey fazlasıyla fazla. Dönüştüğüm şeyi çözemiyorum. Bir gökkuşağı veya bir kelebek değilim. Eskiden de bildiğim ama çözdüğümü düşündüğüm şeyleri, aslında çözmekten çok uzakta olduğumu fark ediyorum. Elime verdikleri şey, içine doğduğum isyan bastırıldığında fazla anlamsız ve tanımlanamaz kaldı. Eğer bir el bombasıysa, isyan günlerinde çok işe yaramış olması gerek, fakat artık anlamsız ve yararsız. Eğer bir kalpse, bu sakinlikte daha iyi ne olabilirki? Ama iyi gelmiyor; fazla hoyrat ve bağımsız bir şey bu. Huzurumu kaçırıyor; beni, her şeyin sonsuza kadar durağan olduğu bir sakinliğin içinde, hareket edemez halde, huzursuzlğa terk ediyor. İşkenceci bir şey bu elimdeki. İşkenceci bir şey, ama ne? İnsanın elinde olan bir şeyin kontrolünde olmaması ne kadar garip değil mi? Tıpkı bir kol saati gibi. Sana ait bir şey ama kontrol edemediğin bir şey, tıpkı zaman gibi.
Galiba dönüştüğüm şeyi buldum: ben bir saatli bombayım ve elime tutuşturdukları şey de saatim. Bu tam bir işkence; patlayacağımı ve insanlara zarar vereceğimi biliyorum, sevdiklerimi yaralayacağımı. Hem de bunu tam olarak ne zaman yapacağımı da görüyorum, elimdeki sağ olsun. Ama kontrolüm altında değilim ve olacak olanları engelleyemiyorum. Gidişatı değiştiremiyorum. Ne kadar uğraşsam da, o lanet atasözündeki gibi her şey yine olacağına varıyor. Evet, çevremdeki bu durgunluk, sakinlik de bundan; burada hiçbir şey değiştirilemiyor! Oysa ben değiştim ve buna eminim. Bu da demek oluyor ki alsında benim değişimim de kendime ilgili bir şey olmaktan çok, dıştan gelen bir dayatma, bir “her şey olacağına varır.” durumuydu. Artık şuna ben değiştim diyip durmaktan vazgeçsem iyi olacak, çünkü, aslında ben değişmedim, dönüştürüldüm. Ve dönüştüğüm şeyin ne olduğunu, özelliklerini ve sınırlarını bilmiyorum. Korkutucu ve acı verici bir çok duygu. Umut ve mutluluk, uzun zamandır yoklar. Değiştiremediğim her şeye sinirliyim, hem de çok ama çok fazla sinirliyim. O kadar sinirliyim ki mutsuzluğu hissedemiyorum. Sadece sinirliyim, çok fazla sinirliyim. 

9 Aralık 2012 Pazar

Salt.


Bu büyük bir yoksunluk. Çünkü anlaşılacak kimse yok. Anlaşamıyorum. Bu büyük bir yoksunluk. Düşünmeme veya üzülmeme çabasınsda olmamalıyım, kendime sık sık bunu öğütlüyorum. Yine de çabalıyorum. Çünkü dedim ya, bu büyük bir yoksunluk.
Biri demişki bugünlerde, teyzeler amcalar varmış; simit satar, mendil satar, onurlu yaşarlarmış. Bir de şerefsizler varmış, kömür ve yiyecek torbalarına kendilerini satarlarmış. Çünkü şerefsizmiş onlar, bu aralar yaşayan, varlığını sürdüren biri öyle demiş. Ben de bilmiyorum kimmiş. Az da olsa, bildiğim şeyler de var ama. İnsanların süreçler yarattığını öğrendim, sonra o süreçlerin de insanlar. Süreçlerin insan doğurması nasıl uzun bir zaman alır hiç düşündün mü? Ben şimdi düşünüyorum, 9 yıl 10 ay olabilir mesela. Öyle değildir mutlaka ama öyle olsun hadi, ne fark eder ki? Peki ya insanlar açsa, aç bırakılmışsa, üşüyorlarsa? Gecenin, karın içinde boğulduğu bir anda, bir annenin çocuğunu ısıtmaktan başka daha büyük bir derdi olabilir mi? Olursa da buna şeref denebilir mi?
Neden her şey salt iyi veya salt kötü olmak zorunda?
Daha kötüleri de var bugün, benim özbeöz kendi salt kötülerim bunlar, bir erkek beyninin süreçleri dölleyerek var ettiği insanlar, kızamam. O kadar çok çok-boyutlu ki, anlatamıyorum. Dolayısıyla da –anlaşılamıyor değilim!- anlaşamıyorum. Bir taraftar var, takımının futbolcusunu öpen, sosyal medyada cirit atıyor resmi. Resmin altında “boşuna top-ibne-homo demiyoruz biz bunlara” tadında, cümle dahi oluşturamayan kelimler. Hani çok biliyosun ya (!), çok entellektüelsin ya (!) futbol endüstrisinden giriyor 3 f’den çıkıyor beynin falan... Yalan. İşte bu da salt kızgınlık. Eee ama daha demin süreçler insanlar doğuruyor diyordun, hadi buyur, nasıl kızacaksın şimdi? İşte o kızgınlığı kapatmak için vur kurama, vur soyuta, vur vurabildiğin yere, yeterki hissetme!
Ama dur daha bitmedi, gün yeni başlıyor. O kız(ama)dığın resim, takımın formasını giymiş, öpüşen eşcinsel bir çiftin resmiyle birleştirilecek daha. “Aradaki yedi farkı bulun.” diyecekler. O süreçleri dölleyen erkek beyinlerin çocukları, kendilerinden olmayanı hemen küfürleştirecekler, aşağılayacaklar, başkalarını aşağılamak için kullanacaklar. Sonra işte sen dayanamayıp sayıp, söverek kızarken onlara, biri çıkacak birilerine şerefsiz diyecek. Bu sefer de ona kızacaksın, “ Tanımadığın, etmediğin, onu var eden süreçlerin belki yamacından bile geçmediğin insanlara şerefsiz demek, ötekileştirmek ne kadar kolay! İnsanları gerçekten anlayamıyorum...” diyeceksin.
En sonunda “Eee o zaman ben kendimi de anlayamıyorum galiba lan?!” diyip, uyuyamayacak, yataktan kalkacak, kendine de bir güzel sövecek, “ Anca konuş, bir bok yaptığın da bildiğin de yok zaten!” diyeceksin. Ama tabi sen yapar mısın bunları bilemem. Çünkü ben anlaşamıyorum. Yazımı yazdım, içimi döktüm, şimdi defolup gidiyorum.

31 Temmuz 2012 Salı

Kozadan Çıkan Kelebek


Bir kişinin hayatında üç temel alanda tatmin sağlaması gerekir; entelektüel, duygusal ve cinsel. Fakat bu üç tatmini aynı kişiden elde etmek neredeyse imkanszıdır. İki kişinin karşılıklı olarak birbirlerinden hem cinsel, hem duygusal, hem de entelektüel tatmin sağlamaları ise mucezivi bir olaydır, olasılık dışı saysak yeridir. İşte bu yüzden de dünya üzerinde başarılı ilişki diye bir şeye pek de sık rastlanamıyor. Bu durum karşısında insanın (-ların) aklına gelen ilk çözüm yolu farklı kişilerden farklı alanlarda tatmin sağlamak oluyor. Dışardan bakıldığında çok mantıklı gelen bu çözüm yolu, uygulamaya konulduğunda ise hiç de başarılı olamıyor ne yazık ki. Demek ki bu alanlarda tatmin sağlamak da yeterli olmuyor insan için. Çünkü asıl önemli olan cinsel, entelektüel ve duygusal tatminin bir uyum içinde sağlanması. İnsanlar tek gecelik veya “takılmalık” ilişkilerle cinsel tatmin, arkadaş ortamlarıyla entelektüel tatmin, aile bireyleri ve dostları ile de duygusal tatmin yaşaybilirler rahatlıkla. Ama tüm bunlara sahip kişilerden sıklıkla “içimdeki boşluk bir türlü geçmiyor.” ifadesini duyuyorum. Sanırım bu durum tatminlerin uyum içinde olması gerektiği tezini destekler nitelikte. Peki madem aynı kişiden sağlanamıyor bu üç tatmin, uyumlu olmaları için ne yapmak gerek o zaman? Buradan sonrasını gerçekten de çözebildiğim söylenemez. Ya yerimize oturup bir mucizenin gerçekleşmesini bekleyeceğiz ya da içimizdeki boşlukla yaşamayı öğreneceğiz, başka yolu yok gibi duruyor. Ama Altay Öktem’in de dediği gibi özgürlük, size sunulan iki seçenek arasından üçüncüyü seçebilmek değil midir? Ben kendi adıma bu iki seçeneği kabullenmek istemiyor ve üçüncü bir yol yaratmak için baş kaldırıyorum. Bana bu çıkarımları yaptırıp, bu noktaya gelmemi sağlayan mantığı da reddediyorum. Tüm diğer insanlar gibi, kırıla kırıla yorulmuş, güven problemleri çeken kalbimi, yine acı çekeceğini bilerek ortaya atıyorum. Peki ama tüm bunları neden yapıyorum? Gerçekten de bu kadar önemli mi sevmek, sevilmek, sevişmek ve tartışmak. Bu soruya da birçok kişinin bana katılmasını ümit ederek ve katılmayacaklarını bilerek evet cevabını veriyorum. Çünkü ben, bilgilerin ortaya döküldüğü, çatıştığı ve kaynaştığı bir tartışmadan aldığım hazzı kolay kolay kelimelere dökemiyorum bile. Böyle güzel bir tartışma yakaladığımda gerçekten önüme çok leziz bir yemek konulmuşçasına ağzım sulanıyor ve gözlerimin parıldadığını hissedebiliyorm, canlanıyorum. Aşık olduğumdaysa, içim gece göğü gibi aydınlanıyor, manzarasına doyum olmuyor, mutlu oluyorum. Sahip olduğum bu aşkla sevdiğim erkeğin tenine dokununca, kutsal kitapların tümünde anlatılan cenneti dünyada buluyorum... Bu nedenlerden ötürü hiçbir şey yapmadan mucize beklemek de, tüm bu güzelliklere sahip olamadan, içindeki o koca boşlukla yaşamayı öğrenmek de bana bir türlü doğru gelmiyor. Yani inatçılık yapıyor ve özgürlüğümü bana geri verecek olan o üçüncü yolu yaratmayı seçiyorum...

20 Temmuz 2012 Cuma

Onurlu Bir Aşktır Sonbahar


Kızıl bir rüya gibi ağaçlar. Sonbaharın koynuna giriyorum ve başlıyor bugün, aylarca sürecek sevişmemiz.... Senin gözlerinde de kızıl bir rüya gizli. Kırmızıya yatkın ama simsiyah bakışların. Çünkü körsün ey dost! Ağaçlardaki güzelliği göremezsin... Takılı kaldığın, insanların içindeki gizilgüç kabulümdür ama, zaaflarını bilmeden onları tam olarak sen de sevemezsin. Kafanı kaldır ey sevgili! Bak orda duruyor ulu bir çınar, her dalında ayrı bir aşk gizli... Yaşamak her anı, yaşamak her yağmur damlasını, yaşamak bir tutku dostum; kaptırman gerek kendini... Güzelsin sen de, tıpkı doğa gibi, güneş gibi, duygular gibi. Sev kendini, sev gökyüzünü, yıldızları, bulutları, hatta sev beni...

7 Haziran 2012 Perşembe

Fer.


Kısacık, tek bir an yetti her şeyi farketmem için. Düşüncelerim kafamın içince o kadar hızlı hareket etmekteydiki, akışlarını takip edemedim. Sadece, bir an durdum ve geçen zamanı farkettim.... Ve sonra “bir yıl olmuş” dedim, kendi kendime. Koskoca bir yıl geçmiş....
Sadece, bir an durup düşündüm ve geçen bir aşkın peşinden yaşanan karmaşayı farkettim. Ağlama krizleri, sakinleştirici ilaçlar hatta bazen iğneler, tarifi imkansız acılar...Ne de saçma ve klasik bir ifade oysa “tarifi imkansız acı”. Kulağa ne kadar da kalıplaşmış ve içi boşalmış geliyor. Oysa şimdi anlıyorum neden öyle geldiğini; tarifi imkansız acılar içerisindeyken insan, kalıplaşmış ve içi boşalmış hala geliyor... Her gün tamamıyla aynı rutin davranışları tekrarlayan, içinden ruhu çekilmiş boş gözlerle etrafa bakan, garip bir insan oluyor.
Geçen zamanı düşünüp, kafamın içinde canlandırdığımda; her tarafı sarmış bir karmaşının içinde kalıyorum. Şimdi sakin ve acısız gözlerle baktığımda, o zamanlar gerçekten de ne yapacağımı bilmez bir halde olduğumu anlıyorum. Yıllarca özgür yaşayıp, bir anda kafese tıkılan bir kuş gibi, sürekli uçmaya/kaçmaya çalışıp ruhumu nasıl zedelediğimi görebiliyorum... Yaşadıklarıma bakınca nasıl da ironik bir benzetme bu aslında. Yıllarca kafeste yaşayıp,özgürlüğüme uçtuğumu zannederken; şimdi geçen bir yılı kafes olarak adlandırıyorum. Kendi özgürlüğünü, kaybetme korkusuyla, kendisi yok edebiliyormuş demekki insan...
O karmaşanın içinden çıkan ilişkiler, kazanılan ve kaybedilen sevgililer, arkadaşlar, ne çok şey fırlayıp gidiyor. Bu kadar insanın içinde anlayabildiğim tek bir şey var; insanlar umut demek. Hayatına kattığın, hayatından attığın, ilişki kurduğun, aşık olduğun, kıskandığın, kızdığın herkes geleceğe dair içinde bir umut oluşturuyor. “Bu da olmadı.” diyorsun, ama elbet bir başkası olacak... Ümit ediyorsun, sevmeye, değer vermeye devam ediyorsun. Tüm bunlar da geçmişi geride bırakıp, geleceğe odaklanabilmeni sağlıyor.
Bir de bu duygu karmaşasının içinde, çektiği tüm acılarla birlikte garip bir mutlulukta duyuyor insan... Çünkü hep bir korku var içinde; ya bir daha böyle şeyler hissedemezsem, ya kimseye güvenemezsem? Her acı çekişinde anlıyorsun ki, yine biri kalbine dokunmayı başarmış, sevmekten vazgeçmemiş, güvenmeye çalışmaktan hala tam olarak ayvayı yememişsin. Hala hissedebiliyorsun ve hala gözlerinden kaçıp kaybolan ruhu arayıp, peşinden koşturuyorsun...

5 Haziran 2012 Salı

Buğu

İsimsiz kahramanlar yaratan basit bir kadın yaşıyor. İsimsiz kahramanlar yaratan basit bir kadın yazıyor. Ve isimsiz kahramanlar yaratan basit bir kadın aşka düşüyor.
Bünyemde barındırdığım tüm sevmediklerinim ben. Üstüme giydiğim kıyafet değilim. Ve bünyemde barındırdığım tüm sevdiklerinim ben, üstüme giydiğim kıyafetler de, benim tercihlerim.
Sen şimdi, benim dünyaya bakan gözbebeklerime bakıyorsun ya, ne görüyorsun? Asıl merak ettiğimse neyi göremiyorsun? Hadi gördüklerini anlat, dilin çözülsün. Yıllardır konuşmayarak, sözcüklerini içinde büyütürsün... Hem anlat ki gördüklerini, bileyim neyi göremediğini. Sen de bilirsin, bilmek en büyük acı. Bilememekse arafta kaybolmak.
Bilemedikleirni bildiğimde canım çok mu yanar bilmiyorum. Göremediklerini bildiğimde canını yakar mıyım emin değilim. Ama dünyaya bakan gözlerimde, içimde büyüttüğüm, dışıma döktüğüm sözlerimde göremiyorsan beni; hadi gidelim buradan! Sen kendi gizli ormanına saklan, ben denizin altındaki kulübeme döneyim...
Yarattığım kahramanlar avuç içlerimde ölüyor, parmaklarım kanıyor, yazamıyorum. Beni göremiyorsun ya aynaya baktığında, bahane bulma! Ayna buğulu değil... Ayna apaçık ve net, görmek istediğin tüm ruhları yansıtabilir. Bahane bulma! Bak yine gözlerin buğulandı. Ağlamamaya çalışma ve suçu göz yaşlarında arama. Gözlerin buğulanıyor, ayna değil; çünkü, görmek istemiyorsun...

15 Mart 2012 Perşembe

Gündüzler ve Gecelerin Gökkuşakları

Gözlerimi kapıyorum şiirin tam orta yerinde. Beyaz sabahlıklı bir kadın hayali; hoş geldin...

Manzarası sokaktan geçen insanlar olan camekanla kaplanmış bir balkonda kadın, beyazlı-pembeli ilkbahar çiçeklerini suluyor. Arkadan Edith Piaf ya da Nazan Öncel çalıyor. Kadın şarkıya eşlik ediyor, çiçekler kadına eşlik ediyor. Çiçekleriyle konuşuyor, kendi kendine kahkahalar atıyor... 40lı yaşlarında, kahverengi saçları omuzlarında. Hiç evlenmemiş. Belki de, kriterleri evlenmesine izin vermemiş. İçerden tembel tembel yürüyen, siyahlı-beyazlı bir kedi geliyor sonra. Kadına sürtünüyor ve uykunun bıraktığı mahmurlukla gerneşiyor. Kadının balkonda işi bitiyor, salona geçiyor. Sabah keyfi yapmak için gazetesini eline alıyor, kahvesiniyse yandaki sehpanın üzerine koyuyor. Haberlere bakıp keyfini kaçırıyor. Her sabah, sabah keyfi yapmak için oturduğu koltukta, keyfini kaçıracağını bile bile gazete okuyor.

Ve birden gece oluyor...

Sabah neşeli gülüşmeler ve şarkılar eşliğinde çiçeklerin sulandığı balkonda yine bir kadın oturuyor. Evin içi kapkaranlık. Balkondaysa, sadece bir mum yanıyor. Açılır kapanır, portatif sandalyelerin üzerinde oturan kadının yanında bu sefer bir kadeh şarap duruyor. Elindeyse bir sigara, dumanı havada süzlüyor. Arkadan Zeki Müren çalıyor; “ Her akşam güneşin battığı yerden, gözlerin doğuyor gecelerime...” Kadının gözlerinden, mum ışığını yansıtıp gökkuşağı oluşturan yaşlar akıyor. Ve sen bir adam çıkıp gelsin istiyorsun, sarsın sarmalasın kadını. Yıllardır gösterdiği güçlü ve neşeli yüzün altında var olan acıyı görebilen bir adam gelsin... Adam-kadını, kadın-adamı öylesine sevsin ki kadın sonunda pes etsin, yalnızlığa sırt çevirsin. Kadının geceleri de gündüzleri kadar aydınlık olsun istiyorsun . Kandırma kendini, o kadını şefkat gösterecek kadar çok sevebilecek cesurlukta bir adam varolsun istiyorsun sen. Olsun ki, umudun bitmesin. Olsun ki, yalnızlığın yüzü değişsin. Biliyorsun ki o adam o hayalde gelmezse, senin geleceğinde de gelmeyecek ve biliyorsun ki senin gecelerinde gözlerinden gökkuşağı oluşturacak yaşlar akıtmakla geçecek....

14 Mart 2012 Çarşamba

Aşk, arkadaşlık ve yalnızlık üçlemesi

Ama yalnızlık, her yaşanışında yeni bir anlam kazanır ve yalnızlık; sadece yaşanırken anlamlıdır... Arkadaşlar, kaybedilmek için vardır ve aşkın ömrü kelebeklerin ömrü kadardır. Ama öyle kelebekler vardır ki, kış gelince göç edecek kadar uzun yaşarlar... Hepimiz çok yalnızız ve hepimiz çok yalnız olduğumuz için, yani yalnızlıkta buluştuğumuz için asla bir başımıza kalamıyoruz. Sadece Özdemir Asafın dediği gibi yalnızlığı paylaşamıyoruz. Hepimiz, bir kendi yalnızlığımıza bakıyoruz, bir karşımızdakilerin yalnızlığına ve bu böyle sürüp gidiyor. Yalnızlık çok kalabalık, o bile layıkıyla yaşanmıyor...

2 Mart 2012 Cuma

Yalnızlığın Yüzü


Son bi gece düşün, sessiz sedasız. Ve sigara dumanını üflerken; dudaklarından, onun adı dökülsün. Yetmezmiş gibi birde, onun adı yalnızlık olsun. Gözlerini kapatıp yalnızlığı hayal ettiğinde onun yüzü canlansın gözlerinde. Onun yüzü, adı, tanımı, kokusu, bilgisi, özneliği, kavramsallığı, tadı...
Sonra sen açma ama, ahmet kaya çalsın bir yerden. Beni onlara verme desin. Onun yüzünü, yalnızlığı düşünerek yalvar, beni başkasına verme diye... Yıllarca sahipliği ve aitliği reddetmiş sen; yalvar, “senin olayım!” diye yalvar yalnızlığın yüzüne...

27 Ocak 2012 Cuma

Kaybedilmiş Gökyüzü

Kalbim o kadar çok parçaya bölündü ki, birleştiremiyorum. Zaten, yapbozlarla uğraşmayı küçüklüğümden beri hiç sevmemişimdir. Ama bu parçalar camdan gibi, kırılmış bir ayna gibi. Sürekli batıyor, kanatıyor, acıtıyor... İçime dönüp baktığımda, o kırık aynada, ayna parçalarında, yüzümü görüyorum. Bu ben değilim sanki, eskiden olduğum kişi değilim artık, biliyorum. Bunu bilmek acı veriyor. Ait olduğum yerde değilim, kaybolmuş gibiyim. Yaşadığım hayat, benim olamayacak kadar karanlık; oysa ben ışığı severim. Geceleri gökyüzünde parlayan yıldızların ve ayın ışığını... Her gece odamın içindeki oksijen bitiyor gibi, nefessizlik başlıyor. Camları açıyorum, perdeyi aralayıp dışarı bakıyorum, ışıkları yakıyorum ama, yine de olmuyor. Ne odamın içindeki ışık içimdeki karanlığa bir umut ışığı ekleyebiliyor ne de gökyüzündeki yıldızlar. Çünkü benim içimdeki tüm ışıklar ve umutlar yok oldu, gökyüzüm kayboldu. İnanmadığım bir hayatı yaşıyorum. Yarından beklediğim hiçbir şey yok. Beni hayatta tutan bir güç de kalmadığına göre nasıl oluyor da hala kalbim atıyor hiçbir fikrim yok gerçekten. Tek bildiğim, hayat bir şekilde devam ediyor. Zaten hayatın devam etmesiyle ilgili bir sıkıntım olmadı hiçbir zaman, devam edemeyen benim. Hayat önümden akıp gidiyor ve ben de olduğum yerden onu izliyorum, beni es geçmesine izin veriyorum. Çok küçükken dolabıma “Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin!” yazmıştım ve hep bu söze inanarak yaşadım. Ama şimdi korkaklığın ve aptallığın değerini anladığım günlere geldim. Keşke diyorum bazen, bildiğim şeylerin yarısını unutsam! Mesela toplumsal cinsiyet rollerinden hiç haberim olmasa ya da insanların eşit olması gerektiğine dair bu kadar güçlü bir inanca sahip olmasam. Dünyayı ve insanları değerlendirdiğim tüm ölçütler ortadan kalksa ve yepyeni, saf ve bilgisiz gözlerle görsem her şeyi. Veya yaşamaktan korktuğum için bir kenara çekilmiş olsaydım keşke. Ama ben umutsuzluktan ve inançsızlıktan ötürü çekiyorum hayattan elimi ayağımı. Olsun, en azından bu şekilde biraz da olsa korunabilirim belki. Enazından aldığım yaralar iyileşene kadar ve içimdeki cam kesikleri geçene kadar burda kalmalı ve hayatın beni es geçmesine izin vermeliyim, biliyorum. Çünkü bundan sonra alacağım tek bir darbe sonum olur. Bu kadar güçsüz, ışıksız ve umutsuzken ince bir cam kesiği bile parçalanmış ve unufak olmuş kalbimi, atom altı parçacıklarına kadar yok edebilir. Üzgünüm verdiğim sözler, üzgünüm hayatı sevişim ve üzgünüm insanları algılayış biçimim, geçici bi süre için ayrı düşmek zorundayız...

8 Ocak 2012 Pazar

Birkaç Damla Siyah Gözyaşı

Hani bazı geceler vardır, kendini çok kötü hissedersin, üzgünsündür. Başını yastığına koyup uykuyu beklersin ama gözyaşların karşılar geceyi. Sessiz sessiz ağlarken bir de bakarsın ki, rimelin bulaşmış yastığa. Yastığa bulaşan, siyah rimel lekelerine bakıp bir de onlara ağlarsın hani, o acıklı hallerine... İşte bir kadın en çok o an kadındır. Yaşlar gözlerinden, boyalar kirpiklerinden ve acılar yüreğinden akarken. Çünkü bu ağlayış çok farklıdır, adeta çığlık atar aşktan ağlıyorum diye ve siyah leker bırakır etinde. Kadınlar siyahın en koyusunu, en karanlığını o an yaşarlar işte, bir rimelin yastıklarında bıraktıkları saçma sapan izlerde... Kadın ağlar, rimel akar, rimel aktıkça kadın daha çok ağlar. Nedir bu kadar acıklı gelen ne kadın anlar ne de rimel anlar.

Özgürlük Balığın Bedeninde Saklı



"Ölülerin üstüne basarak yürümekten yorulmuşsan 
bir balık olduğunu da düşünebilirsin. "
Emrah Serbes

Bileklerini kağıtla kesip ölen bir kadın tanıyorum. Jilet, cam ya da bıçak; hiçbiri bir kağıt kadar can yakamaz....

Ben artık insan olmak istemiyorum anne. Balık olsam mesela... Denizde yüzsem özgürce. Sonra benden daha büyük ve ondan daha büyük bir balığa yem olacak bir balığa yem olsam. Aynı insanken olduğu gibi.... Ama yaşarken hiç bilmesem bu gerçeği. Balığım çünkü ben, bilemem. Birden olsa her şey, kısa ama düşüncesiz ve suların içinde kıvrılan bir yaşamım olsa böylece. Farkındalığın olmadığı, ferkedilebilecek en büyük şeyin suyun tatlılığı ve açlığımın birleşimi olabileceği bir hayat sürsem. Sonra gitsem kendimden küçük bir balık bulup yesem, hem de bunun yanlış olup olmadığını hiç düşünmeden. Güzel olmaz mıydı anne, öylece yaşasam ve öylece ölsem?
Yalnızlık olmasa mesela, sürüye kapılıp göç etsem. Düşünmesem, konuşmasam, böylece anlaşılma isteği hiç duymasam. Bir de düşünsene, her yanım tuzlu suyla kaplıyken hiç ağlamasam. Zaten gözyaşından yapılmış bir denizin içinde yüzerken, gözyaşı damlalarına ihtiyaç duymasam. Küçük ve kırmızı bedenim denize katkı yapmak için bile tuzlu su üretmese hiç. Güzel olmaz mıydı anne, hiç anlaşılmaya çalışmadan, hiç yalnız kalmadan ve hiç ağlamadan öylece yaşasam?
Balıklar nasıl da özgürler farkında mısın anne? Hiç kimseye bağlı veya bağımlı değiller. Sadece yaşamsal işlevlerini yerine getirip varoluyorlar. Mesela aşık olmuyorlar bu yüzden de hiç aşk acısı yaşamıyorlar. Hem sonra, anneleri bile ölse kayıplarının farkına varamıyorlar, ağlamıyorlar. Balıklar bağımsızlar anne. Hani Can Yücel diyor ya bağlanmayacaksın hiçbir şeye öyle körü körüne diye, işte balıklar bunu gerçekleştirebiliyorlar...
Ben de balık olsam anne, bağımsız , duygusuz ve düşüncesiz olsam ve bunlar yüzünden yargılanmasam. Öylece yaşasam ve yaşamın sonunda hiçkimse farkına varmadan kaybolsam... Güzel olmaz mıydı anne?